6 Ocak 2014 Pazartesi

2014

beş gün bitmiş.

"it's my belief that history is a wheel. 'Inconstancy is my very essence,' says the wheel. Rise up on my spokes if you like but don't complain when you're cast back down into the depths. Good times pass away, but then so do the bad. Mutability is our tragedy, but it's also our hope. The worst of times, like the best, are always passing away."
Boethius

29 Kasım 2013 Cuma

maskeyi tak maskeyi

Hayatta hep ikinci bir planım oldu. Bunun en büyük nedeni birinci planımın asla olmamasıydı. Bir yolu bulunurdu her şeyin ve ben o yolu hep buldum. Su, yolunu buluyordu bir şekilde. Kimi zaman su yatağı kurusa da kimi zaman su yatağı taşsa da.

Uçak anonslarında en sevdiğim anons; oksijen maskenizi önce kendiniz, sonra çocuğunuz takın anonsudur. Yanınızda çocuğunuz varsa, önce kendi maskenizi takmanız lazım daha sonra çocuğunuza maskeyi takmalısınız çünkü oksijen oranının azalması nedeniyle ancak kendinizde olursanız, çocuğunuzu kurtarabilirsiniz.

Hayat da böyle. Oksijen alamazsan boğulur, ölürsün. Yanındakini kurtaracağım diye kendini kurtarmazsan bir bakmışsın uçak çakılmış. Varsa eğer, öbür tarafta devam edersin yaşamaya.
Ben bütün uçağa bakıyorum ama göz ucuyla, herkes maskesini takmış mı diye. Sonra ortada boş maske kalmışsa kendime alıyorum bir tane. Maske yoksa problem de değil diye düşünüyorum.

Nasıl problem değil amına koyayım. Ölüyorsun lan.

Peki ya sen maskeyi takana kadar çocuk ölürse?

15 Kasım 2013 Cuma

değişiklik zamanı

bundan on dört gün önce ama beş saat sonraydı.
o geceki hislerimi hayatım boyunca unutmayacağım. sabahına vücudum kendini iptal etti. sanki önceki gece mutluluktan, sarhoşluktan, yıllarla savaşmaktan yorgun düşmüş ve ölmüştüm.

sabahına bir bebek kadar hafif, onun kadar sancılı ve ateşler içerisinde uyandım.
yeniden başladığımı hissettim.

15:54'e kadar konuştum ve düşündüm.
muhabbetin bağına ev kurmuşken, altay'ın yüzüncü yılıyken, dostluğun sıcaklığıyla ısınırken çıkmaz sokağımda aynaya bakıyorum. duble yollu kariyer otobanları sizin olsun. ben sağ şeritten giderken camı açtım, en sevdiğim şarkıyı dinliyorum.


hayata bakışının kısa ama uzun bir özetiydi: “hiçbir şey yok”. yaşayacağın onca şey vardı aslında. henüz kendi kendini yok etmek için çok erkendi. insanlar, yaşama hakkına duydukları gibi yaşamama hakkına saygı duyamadılar, zorla gidişine seyirci ettin herkesi. ardında kulaklarımızda hep duyacağımız “hiçbir şey yok” deyişinle.

“hiçbir şey yok”

10 Kasım 2013 Pazar

beni sorarsan

bizler, hayatın dilini sanatın, yazının diline çevirenler, onu kitaplara sığdırmaya çalışanlarız. estetize ederek sunduğumuz bir amacımız var; hayatın ve dünyanın değişimine katkıda bulunmak. gündelik konuşmalarda kullandığımız sözcükler, hayatın, insan ilişkilerinin anlamını açıklamada yetersiz kalır. onun için "sözcükler anlamın tutukevidir" demiştim. yazar, özellikle şair onları öyle yan yana getirir, yapılaştırır ki, daha derinden azılarak çıkarılan anlam kurtulan anlam olur. işte, dille yapılan bu değiştirimdeki büyü, yaşamı nesnel olarak değiştirebilmenin umudunu taşıyabilir. bu umutla yazıyoruz. 

Gülten Akın - Frankfurt Kitap Fuarı kapanış konuşması. 

6 Kasım 2013 Çarşamba

iki izmir belediye başkanı arasındaki fark

biri 99'da izmir belediye başkanlığına oturdu. 28 mart 2004'te ikinci dönem için de başkan seçilmesine ragmen 15 haziran'da beklenmedik şekilde buralardan göç etti. o hayatta olsa izmir de, izmirli de ve belki chp de farklı yerlerde olabilirdi. aşağıdaki fotosu 2002 yılında biz birinci lige çıktığımızda yaşanan kupa seramonisinden.

aziz kocaoğlu, piriştina'nın ölümünden sonra bornova belediye başkanlığından izmir belediye başkanlığına terfi etti. halen de başkan. izmir'in belediyecilikte ne kadar yerlerde süründüğünü anlatmaya gerek yok. fotograf ise bu pazar yaşanan fenerbahçe seçimlerinden. 

iki resim arasındaki fark izmir'e dair her şeyi özetliyor.
aziz kocaoğlu da artık kütüğü kadıköy'e aldırsın.  



1 Kasım 2013 Cuma

anneme


some choices don't allow to turn back and now i can never come home again. i will think you often .take care of yourself. i decided to follow the sun and will go west.  i am not sure what my future holds but i can tattoo, use a knife and shoot the gun.

don't worry about me. 
i was taught we must fight for life.
and i know how to.

fonda late night caliyor.

25 Ekim 2013 Cuma

deneme #1

dolunaya bakması iyi geliyor insana. bakmaya başladıktan sonra hayallere dalıyorsun uzaklaşıyorsun. dört haftada bir dolunayın dolunay olduğu gün bir şekilde ellerim cebimde dolunaya bakakalanlardanım ben de.

dolunay çıkacak mı diye bekliyorduk o gece. ekim antalyası kadar soğuk olan kumlara çıplak ayaklarımızla girdik, ellerimiz ceplerimizde, birer şezlonga uzandık. gündüz şezlonglarını güneşe çeviren bronzlaşma meraklıları gibi şezlonglarımızı dolunaya doğru çevirdik ve geceyi beklemek adına pozisyon aldık. ben yine de şezlongu dolunaya doğru çevirirken bir düşünmedim değil.

bulunduğumuz yer itibariyle sırtımızı akdeniz'e vermiştik, üstümüzde dolunay vardı ve karşımıza torosları almıştık. "aynı hayat gibi" diye içimden geçirmiştim dağ, deniz ve dolunay üçlemesini düşünerek. hırçın akdeniz'i arkamıza almıştık bir nevi sırtımızı sağlama alır gibi ama karşımızda da kilometreler boyu uzunlukta ve yüzlerce metre yüksekliğinde toroslar vardı. cebimdeki ellerim ve kumdaki ayaklarım sıcakla soğuğu vücudumda karıştırdıkça bakakaldığım dolunayın etrafına bir tane bile yıldızın parlamadığını fark ettim. denizin karanlığına doğru dönüp aydan uzak kalan kısımda parıldayan yıldızları seyrettik bir süre. bu seyir zevki yüksek olan dakikalarda muhabbet etmek yerine düşünüyorduk. aklımızdan aynı anda sonsuz sayıda düşünce geçebildiği için şimdilik - o sırada - farklı giderlerden akıyorduk ama birazdan - canımız istediğinde -, biz suyun şiddetine yön vermek istediğimiz zaman akarların yatakları birleşecekti. nitekim de öyle oldu.

bundan sonrası kendi hayallerimizin - hayatlarımızın - mahsulü.

gökyüzüne bakıp da karşında parıldayan yıldızlar aslında ölüler. sönmüşler. yanarken harcadıkları hayatla doğru orantılı biçimde orada parlıyorlar. bir yıldız olarak parlayabilmek için kaç kişi bir araya geliyorlar kim bilir. yeterince parlayabilmek için yeterince ölmek gerekiyor belki de. hakkını vere vere. afililerin rakı sofrasında dediği "bize karada ölüm yok" lafı da yıldızlara dair olabilir.

yıldızın, yıldız olarak parlaklığına odaklanması da ayrı bir paradoks çünkü yıldız parlamak istediği için değil de hakkını vere vere ölebildiği için yıldız. parlamak istiyorsan ışık var bu hayatta. prize takarsın ve yanarsın. ateşler içinde yanmadan etrafına aydınlık verirsin. sönmenin verdiği dinginliği hissetmek gerekir bu hayatta. kendi cebinden fonladığın sokak lambaları bile alacakaranlığın aydınlığa çaldığı anda sönmüyor mu?

sönmek lazım bu hayatta. kendini aydınlatmak için, kendi yıldızın olabilmek için. gökyüzüne bakar gibi kendine bakabilmek için. aynaya bakarken gökyüzünü görebilmen için. aynada kendi gökyüzünü görebilmen ayrı bir alem.

bu yazının akarı da yıldızlar gibi. duruyorlar. parlıyorlar ya da az parladıkları için görünmüyorlar. bizim havalar hep londra. parçalı bulutlu, yer yer sağanak yağışlı.

ayna mı ? ben onu kaldırdım. parantez'in vitrininde görüyorum ilk kendimi.

10 Ekim 2013 Perşembe

this part of my life is called happiness





tam da böyle işte.
alelacele.
herkesin arasında. yalnız.
avuçların patlarcasına alkışlayarak ve gözyaşlarıyla.

....
bi bira alabilir miyim?
bye bye happiness / hepiniz
goodbye happiness / hepiniz

24 Eylül 2013 Salı

bir direniş hikayesi

barcelona'dan geldiğimiz gibi gezi  parkında almıştık soluğu. pazartesiydi o gün. ne olabilir ki diyordum kendime, hatırlıyorum. ertesi gün de aynı. bir ertesi de. kalabalıklaşıyorduk ama en nihayetinde ne olabilirdi ki. ertesi gün onur'un doğum günüydü. o sabah saldırı olmuştu, kalabalık artmıştı. onur için de gelenler vardı ama kalabalık hatırı sayılır rakama ulaşmıştı. telefon artık hiç çekmiyor ve karanlıkta aradığını zor buluyordum. erken kaçtık biz eda ile. ertesi sabah uyanınca o çoktan işe gitmişti. ben de 11'deki toplantıma yetişmek için 10'da kalkmıştım ve yatakta biriken timeline'ı okuyordum. yanan çadırları gördüm, duvardan düşen akranlarımı. o sabah fark ettim, sanki ben parkı onlara emanet etmiştim gece de, bir de hayıflanıyordum. kimsenin kimseye kimseyi emanet etmediği bir dönemden bahsediyorum. bize de kimse bir şey emanet etmemişti buraya gelirken. biz direk borçlu çıktık. anadan, babadan her anlamda borçlu çıktık. bu kadar borçlunun damarına basarsan, o yiğitler kamçılanır. ilk kamçıyı o anda hissettim. yataktan koşarak kalktım, toplantıyı bitirdim eve döndüm.

Melek abla gelir iki haftada bir cuma. o gün, günlerden 31 mayıs. onur'un doğum gününün ertesi günü. eve gelip onu erkenden yolladım. ofise döndüm ama duramıyordum yerimde. telefonlar, mesajlaşmalar, yol tarifleri, sprey boyalar, sirkeler, maskeler derken neyle karşılaşacağını bilmeyen herkes birbirini dinliyordu. biraz görmüş geçirmiş bir erkek biber gazında ne yapılacağını, polisle yakın temasta nereleri kollaması gerektiğini bilir. onlardan bolca gördük ilk cuma gecesi. cuma öğlenden başlayan polis müdahelesi, kalabalıkların toplanmasına engel olamadan meydana çekilmişti. çünkü tek bir yerde toplanılmıyordu. taksim, osmanbey, şişli, beşiktaş. geziyi çevreleyen her tarafta toplanılıyordu. herkes o noktalara geliyordu. zaten belediye toplu taşımayı da oralara kadar yapıyordu.

ben heyecanlıydım. ses getirecek bir tepkinin anca can yakarak olacağını düşünüyordum ve bunu  iki yıldır dost meclisinde dile getiriyordum. ama bizim canımızı bu kadar yakacaklarını tahmin etmiyordum. bunca acımasızlığı hayal edemiyordum. zaten konu burada ivme kazanıyor. ben gezi parkında hangi ağaçların kesilmekte olduğuyla çok ilgilenmedim. bir insanı uyurken yakmaya yeltenecek kadar aşağılık olan düzenle ilgileniyordum.

ilk gece neler olduğunu peyote'ye oturduğumda anladım. önce yüzümü yıkadım. sonra yukarıya çıktım şafakların tayfa oradaydı ve herkes telefonda birbirinden daha inanılmaz haberler veriyordu. karşıyaka çarşı ve göztepe yalı beraber direnmiş, beşiktaş'ta fenerliler varmış, televizyonda bir kanalda bile haber yokmuş, karşıdan yürümeye başlayan bir grup varmış. ikinci kamçıyı da vurmuştu bu gece. uyanan bir topluluk vardı, ben de bir parçasıydım. yurtdışına gitme planları yaparken ülkesinde yaşamaktan zevk almaya başladığını deklare eden bir ekip vardı bu olayların başında, ben onlardan değilim. ben hala aslanlar gibi gitmekten yana olup gidemeyenlerdenim. ama şunu diyebilirim, oyuz yılın sonunda beni ruh hastası olmadığıma inandırdığı için herkese teşekkür ederim.

cumartesi sabah yedide göçmen elinde ipad'la köprüden yürüyerek geçenlerin fotoğrafını göstererek uyandırdı beni. iki gün önce ne olabilir ki derken, o haftasonu olanların bir tanesini bile aklımın ucundan geçirmiyordum.

onyedi, onsekiz gün kadar her gece olay oldu. her gece tekrar temizleniyordu sokaklar. her akşam da tekrar gaza, suya, plastik mermiye boğuluyorlardı. bienallik canlı yayın araçları, polis arabaları vardı. AKM bayraklarla donatılmıştı ve herkes elindeki sprey boyayla duvarlara sanat kusuyordu. her gece direndik. ortalık durulur gibi oldu yine direndik. nerede, nasıl direndiğimizi anlatıp etiket olmanın lüzumu yok. ama herkese tavsiyemdir, doğru playlist'i oluşturup ipod'la tek başına direnmek kadar güzeli yok.

direnişin bir güzel tarafı da türlü sıfatlarla sınıflandırılan ama bence sadece bu yaşta olduğumuz için gençler arasında sınırların kalkmasıydı. bugüne kadar azınlık olduğu için ezilen ve onların ezilişinin farkında olup hayatın bireysel kulvarlarında da ezilen, ezilme riski taşıyan gençlerin hepsi bir olmuştu. bu insanlığın farkında olmayanlara da anlatmaya hazırlardı.

karşı cephede ise olayların rengi değişikti. bu dönemin tek adamına toplumun bir kısmından her anlamda hatırı sayılır seviyede tepki vardı. eskiden rakı masasında aramızda sohbet ederken küfür ettiğimizde sesimizi kontrol ettiğimiz adamın annesinin kulaklarını çınlatıyorduk istiklal caddesi dolusu insanla. polis yetersiz kalıyordu ama basın susturulmuştu. kendisine haber kanalı diyen kanallarından bir tanesi bile ülkenin en işlek caddesinde polisle halkın saatler süren çatışmasını göstermiyordu. o zamanlardan belliydi bu tezgahı da düzenleyebilecekleri. güçleri yettiği kadar kuralları kendi lehlerinde kullanabiliyorlardı ve çok güçlülerdi. hiçbir şeye şaşırmaz olmuştum. her salı kabine toplantısının olduğunu ve yine bizi sokaklara dökeceğini biliyordum artık. evlere gaz sıkıyordu türk polisi. önüne geleni kadın, erkek, genç, yaşlı, özürlü, hasta demeden jopluyordu. tek nefeste, kokusundan gazın ne olduğunu ayırt edip ona göre limon mu, sirke mi kullanacağımıza karar verebiliyorduk. sanki neşeli günlerdeyiz de turşu kuruyoruz.

sonra işin rengi değişti. insanlar, canları yanmaya ve dolayısıyla korkmaya başladılar. birinci dalga dediler. iki gelir gibi yaptı, belki de geldi, göz altılar olmaya başladı. sayımız azaldı. eskiden herkesi görürken artık aynı beş kişiydik her seferinde. bir de gerçekten ezilen azınlıklar kaldılar. bugüne dek ezildiklerinden ötürü, ellerine geçen bu fırsatı da yitirmek istemeyenler. az kalmıştık. artık hep beraber meydanda bile toplanamıyorduk. galatasaray'dan geri püskürtülüyorduk. eş dost arasında fikir ayrılıkları başladı. ilk hafta beraber direndiğim insanlarla şimdi gayet farklı düşünebiliyordum.

bu uzun vadeli süreçte çoğu insanla hemfikir olamadım çünkü ben sokak dışında bir yolla kazanım olacağını halen düşünmüyorum. yargının koca bir tezgah olduğu dönemde, ekonominin ne olduğu beni ilgilendirmiyor. bu yüzden ve parayı da sevmediğim için, istikrar çığırtkanı makro ekonomi fakirlerinedir bu süreçte en büyük tepkim. konu zaten kılıf uydurmak olduğundan, herkes için inandırıcılığıyla sınırlı uçsuz bir bucak oldu bu direniş hikayesi. yalan ve saçma haber nasıl yapılır diye tarihe geçen türk basını da bu kılıflardan biriyle örtülüydü. yargı, basın ve polis gibi topluma hizmet etmesi beklenen üç ayrı tekelin aynı kişi tarafından yönlendirilmesi, eşitliğin diğer tarafındaki bizler için kaçınılmaz sonu hazırlıyordu. 90+2'de gelen bir gol ile.

şimdi hakem soyunma odasına gitti diyorlar. kurallara göre sahaya çıksa bile maçı devam ettiremezmiş. biz de ilk yarıyı önde kapamamış mıydık haziran ayında. hakem kaç dakika uzatma verecek?

15 Eylül 2013 Pazar

Elizabeth Kübler Ross




“The most beautiful people we have known are those who have known defeat, known suffering, known struggle, known loss, and have found their way out of the depths. These persons have an appreciation, a sensitivity, and an understanding of life that fills them with compassion, gentleness, and a deep loving concern. Beautiful people do not just happen.”

Elisabeth Kübler Ross