hic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2017 Cumartesi

104.hafta

104.hafta.

Iki sene gecti londra’ya yerlesmemin uzerinden. Her buyuyen insan gibi ben de yasadiklarima ve hissettiklerime istinaden degisimler ve gelismeler gosterdim, gosteriyorum, gosterecegim. En ogrendigim sey, bundan sonra hayatimi kuracagim sekli secerken benim icin en degerli varlik olan dostlarimi daha yakinimda tutacagimdir. Bundan seneler once su an bosaltilmakta olan asmali mescit’teki jurnal sokak’ta yer alan bes numarali apartmanin alti numarali dairesinin kalorifer peteklerinin birinin ustune cikip ahaliye seslenirken “benim allahim dostlarim” demistim. Hic unutmam. Hic unutmadim, hic unutmayacagim.

Bu esit miktarda isyan ve sevgi dolu cumlenin icerisinde yer alan gerceklik, gecirdigim bu iki sene icerisinde bana kimi zaman umut, cogu zaman da izdirap verdi. Salcaya donecek kadar maymun istahli olmadigimdan, bu yoklugundan oturu izdiraba donen gercekligin uzerine gittim. Icim kanadi gittikce. Yerine bir sey koymayi asla dusunmedigim ve hatta yeltenmeyi kendime hakaret olarak gordugum bu gercekligi kimi zaman kopararak yok etmeyi dusunmedim degil. Hatta cok da yaklastim, ama sadece dusunce olarak. Gordugum davranislar bana dusuncemi icraata dokmeyi itti ama icim kaldirmadi bunu. Bu hareketin sonucunu bir pismanlik olarak yasamaktan korkmam degildi adim atmamami saglayan; kendi kendime kaldigim gunlerde karsilikli sevginin sinirlari belirlendigi surece, karsiliksiz sevgiden daha kutsal olduguna inandim. Bunca savasin, bunca pustlugun, bunca riyakarligin, bunca yalanin oldugu dunyada “ben baris istiyorum” cigirtkanliginda bulunmak kolayken biz niye bunu kendi hayatlarimiza yansitamiyoruz diye dusundum. Kendi kendime kaldigim icin de “ben bunu kendi hayatima niye yansitamiyorum” diye daha da derinlere indim. Daha da acitti, cok kanatti. Oyle bir noktaya geldim ki bazen “ulan dalyarak zaten dimdizlak tek basina kaldin, kendinle barisiksin, kiminle neyin barisindan bahsediyorsun” diye uzun uzun terasta uzaklara bakmisligim var. Bir de kendi kendine kalmanin en buyuk sikintisi surekli kendi sesini duymaktan oturu yanlisa dusebilme ihtimalinin yuksekligi. Once yanildim, sonra dogruldum, aynaya bakip biraz gulumsedim. O sirada dunyanin en iyi kalpli ve en guzel kadiniyla tekrar birbirimize sarildik. Bu paragraftaki her seydeki iletken de o oldu bana aslinda. Bugun bilincim aciksa eger onun sayesindedir.

Giden kadar kalanin da kontrpiyede kaldigini anladigim gun bir aydinlanma yasadim. Hikayenin bir yerinde gidendim, diger yerinde kalan. Standart sapmalarin richter’e meydan okudugu topraklardan geldigimden, artik isyanin yerine daha yapici bir gerceklik koymaliydim. Gocuk altindan cikip buralara kadar gelmisiz ayri ayri, nedir bu tillahini siktigimin giderleri. Ben kendi egomu ayaklar altina alamiyorsam karsimdaki insandan bana empati duymasini nasil bekleyebilirim.

104.haftada asmali mescit’te jurnal sokakta yer alan bes numarali apartmanin alti numarali dairesinde bu kez kalorifer petegininin ustunde degil de hic sevmemem icin sebepleri olan bir koltuga sirtimi dayamis etrafimdaki dostlarimi dinliyor, belki de uzun bir aradan sonra ilk kez birbirimizi anliyorduk. Onlarin agzindan cikanlara ben sasirirken, benim agzimdan cikanlara onlar sasirirken ayni noktayi buldugumuzu hissettim. Arzular selale, hizler karsilikli. Cizilen sinirlar bir anda yok oluyor, gercekliklere sariliniyor, aradan gecen zaman incecik siraya diziliyordu. Biz de bazi seyleri ilk kez ogreniyoruz, sonuna kadar hata yapma luksumuz var. ilk hatada, ikinci hatada, ucuncu hatada kalkip konusmadan, anlatmadan, anlamaya calismadan kendini hakli gorenin zaten bu kitapta yeri yok. Biz birbirimize ogretecegiz ki, hem biz bundan sonra ayni hatalari yapmayalim hem de bundan sonra benzer durumlarla karsilastigimizda ayni hatalari biz yapmayalim. Zamaninda bes yasindaki unlu bir dusunurun dedigi gibi “kotuluk oldugunu bilmiyor cunku yapti”. 

Iki sene sonra ilk kez birinci cogul sahista bir yazi yaziyorum. Kafam biraz rahatlasin da gecen haftadan beri icimde tuttuklarimi iki cumleye dokeyim istedim. Soz ucar, yazi kalir ama dostluklar bakidir. Dostluklarda da sevgi temel tasidir, saygi gosterilir, onlari daha iyi yerlere getirmek icin emek gerekir. Benim yegane dogrum budur. 

4 Haziran 2015 Perşembe

haziran



ilk hatırladığım haziran gecesidir. çocukluğuma dair ilk anımdan; turbo sakızı, elimi başımın üzerine kaldırarak anca alabildiğim günler kadar küçükken hatırladığım ilkbaharın ardından gelir. o haziranın ilk haftası bayram tatiliydi. ama daha da önemlisi o haziranın biri cumartesiden başlamıştı. haziranını, cumartesi günü birinden başlatıyor 89 senesi, mayıs sonuna kadarını saymıyormuşçasına. beş ay yokmuşçasına. çeşme’de kiraz pansiyondaydık. yaşları sırasıyla 37, 33 ve 5 olan üç kişi ilk kez birlikte tatile gelmiştik. ben kıçımın içine kaçan kumlardan huylanıyor, ortanca yumurtaları yaşlarla aynı dakikada kaynatarak doğaçlama ege kahvaltısını bize servis ediyor, en büyük ise köşedeki mesut’tan hürriyet, milliyet, ekmek, küçüğe yine yaşı kadar sürede kaynatılacak süt alıyor, bir de ortancaya yeni açan karanfillerden çalıyordu yan bahçelerden. o zamanlar çalmanın romantik olduğu yıllar. ilk haziranım, ilk haziranımdı. bütün haziran cumartesiydi. 

bir haziran gecesi bir kadını dudağından öptüğümü hatırlıyorum. ilk kez bir kadını dudağından öptüğümü. hazırlıkta - bizim zamanımızda ilköğretim beş yıllıktı -  mezuniyet töreni öncesinde sırf şişe çevirmede üç kere denk geldik diye. çok heyecanlandığımı ama yine de kimseye söyleyemediğimi hatırlıyorum. herkes duyana kadar hazirandı. sonra ocak geldi. beş saat sonra. o zamanlar izmirin havasına orospu diyorlardı da ben anlamıyordum. meğer orospu çocuğunun dik alasıymış. 

bir haziran gündüzü hatırlıyorum. hayatını etkileyecek sınav diye korkuttukları sınavın öğleninde üstümdeki t-shirt’ü koşarken çıkartacak kadar kendini kaybetmiş şekilde - bunu daha dört gün önce gördüm - uzaklaşırken aslında hayatımı etkileyen, hayatımdaki her şeyden kurtulmaya koşarken. 

bir haziran anısı dinliyorum 64 yılından kalma, başka bir haziran akşamında hep bir ağızdan. altay’ın kuvvetiyle ve kudretiyle şen olduğu yıllar anlatılırken. rest çekmiş galatasaray’a kupa finalinde. altay, o zamanlar yolculuklar uzun sürdüğü için bir gün önce doğu almanya’ya karşı vatani görevini yapmış gibi görünüp ordunun milli takımında - nasıl saçma bir organizasyon - oynayan üç as oyuncusunu, izmir’de 0-0 biten ilk maçın ardındaki 28 haziran kupa finali rövanşında oynatmak için maçın bir gün sonra oynanmasını talep etmiş federasyon da reddetmiş. santraya çıkan galatasaray ve romen hakem nicolae mihailescu altay’ı 15 dakika bekledikten sonra altay başkanı rıdvan burteçin alsancak’tan şu açıklamayı yapmış: “kupayı kaybettik ama sporda ahlak mücadelesinin meşalesini yaktık. onu söndürmemeye çalışacağız”. haziran gibi haziran.

bir haziran gecesi hatırlıyorum etiler’in izmir donanımlı balkonunda. aynı kıtaya sığamayacak kadar büyük kitleler var iç organlarımızın birinde. ikimize dair ortak olan tek şeyi içinde barındiran o organ, şimdi gecenin bir köşesinde yeni başladığım sigaramı üflüyor dışarıya, dolunayın önünü bulutlar kesiyor. biliyorum bu gece hep orada kalacaklar. o yavşak bulutlar. 

bir haziran gecesi hatırlıyorum. savaştığımız. haziran gibi sıcak, umut dolu. on beş gün iyi savaşıyoruz - rakamla mı yazıyla mı - sonra kaybediyoruz. bu kez bizimle beraber almanya, uruguay, yunanistan, goa, yeni salihli, yeni yetmeler, yeni gelenekseller, yine yenilikçiler, çiftçiler, berduşlar, ev kadınları, öğretmenler, alkolikler, sahil güvenlikler, bisikletçiler, simitçiler, hemşireler, sanatçılar, belki biraz da karışık sandöviççiler kaybediyor. ama anlamıyorlar. zaten haziran’ı da anlamadılar. 

bir haziran sabahı hatırlıyorum. deniz kenarında, dalgalar arasında, rüzgarın uğultusunda. hafif üşümeli ama kolları kapatırsan da tatlı ürpermeli. temmuz’a yaklaşmamış haziran. kumsala çıkmayalım diyorum, çıkıyoruz. 

bir haziran yaşadım. bu kez haziran’a cumartesi birinden değil, cumartesi 01’inden başladım. üstelik haziran bile gelmemişti biriyle.  bazıları rakamla, bazıları yazıyla. matematik mi daha güzel edebiyat mı çözemedim hala. sanırım haziran en güzeli. ben haziranın 1’i geldiğinde haziran’ın birine gelmeden önce şuna benzer tasvir etmiştim görmediğim haziran’ı. 

hayalini kuramayacağım kadar güzel bir şeyin içine gidiyorum. şey çünkü bu tanımı yok. şey’i hayatımda ilk kez bu kadar manalı kullanıyorum. zamanında hayalini sarhoşken, tanrılarlayken kurduğum, tanımadan özlediğim ve tanıdıkça sevdiğim, bana gösterişsiz güzelliğin en saf halini yaşlatan haz, hayatta en acısıyla en tatlısını düşünmeden yaşadığım, o kendisine izin verirse daha da yaşayacağımız karşılıklı en büyük sigortam irin, ben ona ir diyorum ve hayatıma girerken benden daha gözü kara birisinin daha olduğunu hatırlatan, hani aynı yolda değiliz şimdilik ama ileride bunların hepsi bizim hissini veren an. biri eksikti haziran’ın. o biri de geldi. birileri geliyor birileri gidiyor. (anlayana bilet bedava). 

2015’in haziran’ı geldiğinde uzun zamandır üzerine çalıştığımız kareografiyi sergilemenin zamanı gelmişti. biz de farkında değildik o kadar zamandır çalıştığımızın ya da zamanın geldiğinin çünkü zaman asla gelmez. ama bir şeyler gelmişti işte. çatalla üstünü hafiften tutup, bıçağı vurduğunda cordon blue’dan yayılan kaşar ve ham'den bahsediyorum. içinde dünyanın en güzel adami cam göbeği mavi takim elbisesi ve bisikletiyle parlayan nick cave’in olduğu, o nick cave’in varlığını hissetmek yerine kendini kabul edip yoluna dünyanın en çirkin kadiniyla devam eden fason üretim dünyanın en güzel kadınının olduğu, kapisinda kuyruk yapmadan herkesi iceriye buyur eden günah çıkartma kabininden kahkahaların çinladığı, ıslata ıslata dövmeni hobiye dönüştürecek kadar sözde aşağılık bacanakların volta attığı, türklerin en iyi rolünün alman rolü oynamak olduğunu hatirlatan, bizim gibi “yabancıların" kendilerini bulabildiği, müziğin catwalk’a şark ettiği, catwalk’un kürsüye çıktığı, kürsülerin kuma dönüştüğü, kumun suya döküldüğü, suyun çoraptan içildiği, çorapların pantolonların üstüne giyildiği, haziranın cüce şubat rolü yaptığı, bir de long island’ın yeniden bulunduğu yer. aslında bir cordon blue’dan bahsediyorum. ya da bir haziran'dan. 

bu haziran da diğer haziranlara benziyor ama bir haziran 1 haziran’a benzemiyor. bu haziranlarin baska hicbir mevsimde olmayan bir havasi var. o en saf duygularla yasanan 89 haziran'ini hatirlatan, sakadan baska izahi olmayan bir kalp agrisi gibi bir haziran. yazın habercisi haziran. o çok sevdiğimiz ama hiç söyleyemediğimiz haziran. 

12 Mayıs 2015 Salı

St. Pauli: Cehennemin Cennete Dönüştüğü Yer

arıyorum ve haftaları saymaya devam ettiğim sürece aramaya devam edeceğim. hayatımın en büyük geçiş sürecindeyim. bir viraj ki altı haftadır dön dön bitmedi. bitmeyecek de zaten. bazen gardım düşecek gibi oluyor. lise sonda matematik hocasına sinirlenip kağıtları dağıtmayı bitirmesiyle beraber boş kağıdı verdiğim günlerdeki gibi her şeyi bu evde bırakıp gitmeyi düşünüyorum. sonra kendi kendime gülüyorum. kendi kendime gülüyor, kendi kendime konuşuyor - hem türkçe hem ingilizce -, kendi kendime sarılıyor, kendi kendime yaşıyorum. 

bugüne kadar aradığım ne varsa cumartesi günü onunla tanıştım. 

kararını yoldayken verip, biletini havalimanında aldığım uçaktan inip, trenle şehir merkezine geldim. bir defter, bir kalem, bir de filtre kahve alıp göl kenarındaki kafeye oturdum. valide görse bu tutumlu davranışımdan ötürü çok sevinirdi diye düşündüm kasiyere 2.4 euro verirken aldıklarımın hepsine. oturdum ve sabahın onbirinde beni oraya getirenleri döktüm. sonra kalktım ve maps’e Reeperbahn yazdım. yürüyerek yirmi dakika. yirmi adet mermi der gibi. hepinizi geberteceğim. 

yirmilerinin başında bir zenciyle otuzlarının başında bir beyaz erkeğin birbirlerine diklendiklerini gördüm öğlenin onikisinde. geldim herhalde dedim kendi kendime. aralarında bir de kadın vardı otuzlarına yakın. zenci beyaza dikleniyordu ama adam çok sesini çıkartmıyordu. kadın da beyazın arkadaşıydı ve zencinin gitmesini istiyordu. sonra beyaz adam cebinden biber gazı çıkartıp zenci çocuğa sıktı.

zenci çocuğun gözleri yanmaya başladı ve delirdi. beyaz adamın kafasına yerde bulduğu şişeyi geçirdi ve yere yığılan beyaz adama saydırmaya başladı. sonra kadın girdi araya. zenci çocuğu yumruklama başladı. zor tutuyordum kendimi. zenci cocuğa arkadan birisi uçan tekmeyle girerek yere yapıştırdı. sonra film bitti. bu mu lan punklar diyarı st.pauli’nin adalet anlayışı dedim kendi kendime. burada da aradığımı bulamadım diyip tur atmaya başladım. 

telefonu kapattım. yer yön bilmem ben. kaybola kaybola yolumu bulurum. bulamazsam da umrumda değil diye düşünür yürür dururum. yarım saat sonra aynı yerde buldum kendimi. zenci çocuğu polisler sakinleştirmeye çalışıyordu. bu hikaye nasıl buraya döndü diye düşündüm. zenci çocuğun yanında ona az önce biber gazı sıkan beyaz adam, yumruklayan beyaz kadın ve arkadan uçan tekme atan sarı çiyan da vardı. hepsi bir olmuş polise kafa tutuyordu. polis zenci çocuğu kelepçelemeye çalışırken, yarım saat önce birbirine giren ekip polise karşı birlik olmuştu. o sırada aklıma düşmesi en saçma olan şey düştü ve sanki bir fıkranın ortasındaymışız da üçüncü karakter olarak türk eksikmiş gibi ben de dahil oldum olaya. zenciyi tutan kadın polisin koluna girip, bir buçuk aydır biriktirdiğim libidomla "bu festival günü, daha öğlen olmamışken, bu tatsızlığa bir son vermeniz gerekirken neden böyle yapıyorsunuz dedim" gülümseyerek. o sırada zenci çocuk kaçtı, beyazlar bara girdi, kalabalık gülüşmeye başladı. bana sordukları almanca sorulara cevap alamadıklarını fark ettiklerinde polisler de pes edip gitti. bir sigara yaktım, st.pauli güzel yermiş diye düşündüm. gücün “yoksullarda" olduğu her şey çok güzel. 

store’a girdim. iki t-shirt ve seneler sonra ilk kez bir anahtarlık alıp çıktım. maç başlamak üzereydi. bundesliga’ya çıkmaya çalışan ikinci sıradaki kaiserslauten deplasmanında küme düşmemesi için galibiyet alması gerekiyordu st.pauli’nin. benim gördüğüm hayatta imkansızdı bu. ilk yarı dolanırım, ikinci yarı maçı izlerim diye düşündüm. biraz dolandıktan sonra rastgele bir pub’ın önünden geçerken ikinci yarının başlamak üzere olduğunu gördüm. içeri girip bir bira aldım. 47.dakikada öne geçti st.pauli, on dakika sonra penaltı ve 0-2. geçirdiğim son bir saatte, üç senedir yaşayamadığım gerçeklikleri yaşamıştım. ikinci gole Doctor Mabuse gibi sevindim. herkes bana bakıyordu. herkese benden bira dememek için kendimi zor tuttum. zaten almanca nasıl diyeceğimi de bilmiyordum ama olsun. 

maç bitti, festival alanına indim. içmeye devam ediyordum. dönüş uçağım akşam yedideydi. ertelesem olurdu ama gözümde büyüyordu bütün gece.  kararsızdım. eski atina anfi tiyatrolarının, belirli bir ölçekle küçültülmüş hissini veren yarım bir dairenin tepesine kurulan balkonumsu yerde çok güzel elektronik müzik çalıyordu öğlenin dördünde. kadınlar, erkekler gözlüklü kendi kendilerine dans ediyor, içiyor, dönüyor, sarıyor, patlıyor ve hatta çiziyorlardı. bunu yapan toplulukta yaş sınırı ise hiç yoktu. atmış yaşındaki amca, sardığı cigarayı yirmi yaşındaki kıza döndürüyordu ve onun elinden ellilerinde başka bir kadına dönüyordu. 1 haziran taksim’i ne kadar ürkütücü mad max ise 9 mayıs st.pauli’si ise o kadar samimi bir mad max’e büründü gözlerimde. kalayım bari bir akşam daha diyip uçağı pazar öğlen 12’ye erteledim. 

st.pauli’de geçirecek daha çok saatim olduğun farkına varınca rahatladım. etrafı gözlemlemeye başladım. kafamın en güzel olduğunu sandığım anların birinde şunu yazdım sabah aldığım deftere. 

“bu insanların bu saatte bu kadar sarhoş olmaları için alkolü ve uyuşturucuyu parayla değil yürekle tüketmeleri gerekiyor - ki sanırım öyle - . yok olmanın var olmak anlamına geldiği, insanca değil komün olarak yaşamanın şart koşulduğu yer burası. insanlar değil de st.pauli nefes alıyor gibi. milyarlarca hücrenin nefes alıp verdiği bir kuru kafa burası. resmi ten renginin mor, kadınların sert, erkeklerin et olduğu yer. korkunun insanın rahatlattığı yer. cinsiyetsizliğin en güzel hali. kaybedenin olmadığı, kazananın ayıplandığı yer. vazgeçmenin yasaklandığı, sokakların kabe olduğu, kendin ve kendin gibilerden başka kimseye tapmanın gerek olmadığını yaşatan yer.”

güneş batarken ben doğuyor gibiydim cumartesi st.pauli’de. vitrinlerdeki kadınları izledim. insanların o kadınlarla bir orospuymuş gibi değil de mahalle arkadaşlarıymış gibi uzun uzun sohbet etmelerini izledim. herkesin birbiriyle sarmaş dolaş oluşuna tanıklık ettim. dünya düzeninin, görse tükürüp atacağı yerin nasıl da mutluluk dolu olduğunu anladım. herkesten tekrar nefret ettim. o an, hayatta salyangoz gibi kabuğuma çekildiğimi hissettim. kapıları kilitledim. dönsem mi acaba dedim. ilk uçağa bakmaya çalıştım. sarjım bitti. yine kendi kendime güldüm. 

arasını çok hatırlamıyorum. sonra sorarak öğrendim. her katında on civarı kişinin takıldığı dört katlı bir apartmanın terasında ayıldım. yanımda sabah gördüğüm o zenci çocuk vardı. arka arkaya sorular sordum ona. saat kaç, adın ne, burası neresi, nereye gidebilirim, daha var mı, kaç para. bazılarına cevap verdi, bazılarına vermedi diye hatırlıyorum. ya da verdi de ben anlamadım. ayıldığımı kendisi de kabul ettikten sonra beni insanlarla tanıştırdı. kurduğu cümlelerden anladığım tek kelime “polizei” idi o da yeterliydi zaten. cümlenin devamını ben tamamlıyordum. londra’ya göre istanbul’a bir saat daha yakın olduğum için mutluluğumu paylaşmak için elim telefona gitti. sonra hasssiktir lan dedim kendime dolu dolu. iç, zıbar işte. 

henrik scwarz’ın bir remix’ini shazam’lamışım. çok eğlendik o kulüpte. sonra diğerinde de, bir diğerinde de. Ronaldo, Bebeto, Maradona, Müller diye büyüyen yelpazenin yanına bir de Doctor Mabuse koydum o gece. Doctor Mabuse o gece hepimize olmasa bile bana insanın doğumuyla ölümünü hatırlattı. sabahın yedisinde saatler önce ayıldığım eve tekrar girdiğimde bir köşeye çekilip yazdıklarımın bir kısmında şunlar var:

“artık bütün klişeleri kabul ediyorum ama reddetmeye devam edeceğim. ırak’ın başkenti neresi diye sorarlarsa bana bir gün, gönül diye cevap vereceğim. başkentinin kendisine bu kadar ırak olduğu başka bir yer var mı. keşke bizim soyadımız da çaylayık değil de çaylayırak olsaymış. birbirine bu kadar ırak başka bir topluluk olamaz. mayısın kaçıncı pazarı bu ya da kaçıncı haftayı bitiriyoruz. ”

on gibi son sigarayı içtikten sonra trene bıraktı beni Deon, zenci çocuk. güzel sarıldık birbirimize. haftaya bochum maçına gelmem için rica etti. harbiden rica etti. doğru kelime o. tabi gideceğim. 

st.pauli: cehennemin cennete dönüştüğü deliler kampı. 










29 Nisan 2015 Çarşamba

27 Nisan Pazartesi - Londra'da Yerleşik Hayatın İlk Gecesi

27 nisan pazartesi sabah 6:45’te başladım Londra’daki beşinci haftama. 

şirketin geçici olarak kalmamı sağladığı yirmi metre karelik yarı açık stüdyodaki eşyalarımı pazar gecesi toplamıştım. yarılarına kadar açtığım üç tane koli, bir tane herkeste olan tekerlekli bavullardan, bir tane kimsede olmayan 50 model samsonite ahşap kaplama çanta, iki sırt çantası, iki tane de omuza asmalı çantayla cevat kelle gibiydim. mart başında platonik biçimde kolumu kırdığım için ve alçısız, alternatif tıp yoluyla iyileştirdiğim için halen üzerine yattığımda sol kolum ağrıyor. tek başıma onları indirmem imkansız olduğundan sitede belboy olarak sabah vardiyasında çalışan, geçirdiğim dört haftada her yangın alarmını öttürdüğümde gülerek telefonla beni arayan, geceleri sarhoş geldiğimde hatırladığım kadarıyla bana gülümseyen hatırlamadıklarımda ertesi sabah beni gördüğünde “yesterday pilot” diyip kollarını iki yana paralel açarak bana yine gülümseyen romen kardeşimden yardım istedim aşağıya inip. kolileri birer ucundan beraber tutup, çantaları da eşit ağırlıkta bölüşüp aşağıya indirdik. teşekkür amaçlı yirmi pound verdim çok bu diyip onunu geri uzattı. yukarı çıktım. sabahın 7:30’unda terden sırılsıklam olmuş t-shirt’umle şortumu kirli çantasına attım. duş alıp, son tarzıma yakışır biçimde önceki geceden ayırdığım kostümümü giyinip ofise doğru yürüdüm. 8:05’te ctrl+alt+del yapıp Marad0na yazdım şirket bilgisayarına.

öğlen 12:30’da ofisten çıkıp 12:50’de "inventory company’den” gelen ev sahibinden daha landlord, bizim tabirimizle jilet gibi bir adamla müstakbel evimde anahtarları almak üzere buluştuk. eve şöyle bir baktım, heyecanı ertelemeyi seven bir yapım olduğundan “okeydir” diyip bir dakikadan kısa bir sürede Shoreditch, Wilmot Street’teki 262 numaralı daire(m)den dışarı çıktım. jiletle el sıkışıp sokağın ayrı yönlerine doğru taban çırptık. 13:15’te şirket bilgisayarına ikinci kez ctrl+alt+del yapıp Marad0na yazdıktan sonra ve pret a manger’den aldığım tavuklu baconlı tostumdan bir ısırık aldım. 

akşam 7’de ofisten çıkıp 7:20’de, geldiğimden beri bana ev sahipliği yapan cartwright gardens’taki yarı açık stüdyonun lobisine uğradım. her türlü adam sikmeciliğin meşru kılındığı topraklardan geldiğim için içeri girip kolilere ve çantalara baktım. hepsi yerli yerindeydi. saha ve zemin taşınmaya çok müsaitti. mini van da gelmişti. eşyaları mini van’a yerleştirdik müslüman olduğu aşikar şoförle. taşırken eşyaların ağırlığından dert yandı. aynı eşyaları asansörsüz üç kat yukarıya çıkaracağımızı söyledim. öyle anlaşmadık dedi. tamam işte şimdi söylüyorum dedim. cevap vermeden arabaya bindi. 

yolda muhabbet etmeye çalıştım samimiyet kuralım da yardım etsin diye. afganistan’dan on sekiz sene önce gelmiş Londra’ya. iki çocuğu da burada universitede okuyormuş. ortak kullandığımız tek kelimeyi cümle içinde kullanayım diye “allah bağışlasın” dedim, gülümsedi. on saniyelik sessizliğin ardından tam zamanı diye düşünüp eşyaları yukarı çıkartmamda yardımcı olması için rica ettim ekstra ödeyeceğimi de belirterek. yok olmaz dedi. ulan 36 pound’a arabayla eşyaları taşıyorsun, 20 pound daha vereyim beraber çıkartalım, nedir yani. bir ucundan tut yeter. baktım dil döksem de olmayacak. bu motivasyonla ben tek başıma da taşırım diye düşünüp senin dinini sikeyim diyip indim wilmot sokağının 262 numaralı dairesinin yer aldığı apartmanın önünde. bir düzine parça eşyayla cezaevinden çıkmış tuncel kurtiz edasıyla bir sigara yakıp üçüncü kattaki pencereyi izledim. yedi dakika içerisinde aksoy'daki evden ilk gidişimi, yurtta uyandığım ilk sabah benim daha sakalım çıkmamışken etrafımda haşır huşur tıraş olan adamlara dair şaşkınlığımı, pederi rusya’ya ilk yolladığımda havalimanında yığılıp kaldığımı ve sırf bu yüzden iki sene otobüsle izmir’e gidip geldiğimi, istanbul’da cem ile ortaköy’de evi tuttuğumuz an yaşadığımız şaşkınlığı, ikinci eve çıkışımı, üçüncü eve çıkışımı, dördüncüde asmalı’ya yerleşişimi, valideyle pederin ikinci evliliklerinin hem yara bandı hem de yarası olan didim’deki evin balkonunu, hacı memiş’teki evin yere yapılan yataklarını, validenin daha bu yaz eski evi satıp yeni bir ev aldığını unutup eski evimize gidişimi, taşlıca apartmanını, babanemin rum evini yani ne varsa düşündüm. üzerinde otururken sigaranın sonuna geldiğim bütün eşyalarda o evlerden parçalar vardı. kendi kendime sesli biçimde "ben sana hatıralarla yaşayamazsın demedim, yaşa ama hobi olarak yaşa dedim” diyip sigarayı söndürdüm. 

bir öncelik sırası yapmam gerekiyordu. eninde sonunda geberecektim o eşyaları çıkartırken. çocukken tabakta patates kızartmasını sona sakladığım gibi bari kolileri önce çıkartayım dedim. sona çantalar kalsın kolay diye. yarım saatin sonunda son çantayı da içeri koyduğumda nabzım çenemde atıyordu. kan ter içerisinde kalmıştım. gömleğimi çıkartıp son zamanlarda edindiğim bir alışkanlık olarak sırt üstü yere bıraktım kendimi salonun ortasında. sol kolum tartışmaya yer bırakmaksızın sen kimsin de alternatif tıpa meydan okuyorsun dalyarak dercesine çoktan morarmıştı. nefesim biraz yerine gelince kol uzaklığımdaki kırmızı gauloises’dan bir tane alıp yaktım. londra’da, shoreditch’te kendi evimdeydim. 

doğrulup etrafa baktım. evin sokağa bakan georgian style sash - bunlar önemli - penceresine yaslanmış ahşap masanın üstünde bir not bir de anahtar gördüm. ev sahibi öğleden sonra eve uğrayıp kendisindeki diğer anahtarı bırakıp bana not yazmış: 

"dear ogan,
welcome to wilmot street. i hope you enjoy living here as much as i did. here is some general information about the flat to help you settle in" diye başlayıp elektrik, ısınma, kiler, çöp günleri, teras ve çiçekler hakkında bilgi veriyor. işte insan gerçekten hayret ediyor. arayıp teşekkür ettim. cumartesi sabahı da tanışmak için eve davet ettim. 

evden çıkıp ellerim cebimde şarkı söyleye söyleye tur attım. daha önceden gözüme kestirdiğim ocakbaşına selamın aleyküm diyerek girdim. “o aleyküm selam” diye samimiyetsiz bir türk karşılamasıyla içeriye buyur edildim. sanki senelerdir tanıyor beni amk. peynir, cacık, şakşuka bir de ufak alayım dedim kebaba sonra geçeriz. garson "abi bizde şişe yok tek ya da dabıl usulü" diye topu taca atmaya çalıştı. dabıl demese kabul edebilirdim çünkü takatim kalmamıştı artık ama dabıl, rakının yanında dokuz kusurlu hareketin en başında geliyor. londra’da yaşasan bile. dabıl rakı ne lan. aynı gün içerisinde iki müslümana kaybetmeyi içime sindiremeyeceğimden “kardeşim keyfim çok yerinde sen bana ufak rakıyı getir de tadım kaçmasın” dedim. tamam abi diyip iki dakika sonra rakıyı masaya koyarken yanına bir de ufak şalgam getirdi “abi bu da benden olsun” diye. bir tarafta müslümanların vermeden almayan allahı, diğer tarafta almadan vermeyen müslümanlar. bilemiyorum al(lah)tan. 

dört dublede yuvarladığım rakı iyi geldi. hem gerilen kaslarımı yumuşattı hem de eşyaları yukarıya taşımadan önce daldığım düşünceleri hatırlattı. bir de rakının benim hayatımda önemli yeri var. ben rakıyı bir içecekten ziyade aksesuar olarak görüyorum. hani takım elbise giyince kravat takmazsan olmaz derler ya - ki bence olur - onun gibi. ama rakısız olmaz. rakı bence sixth element. kadehte duruyor, elde duruyor, kanda duruyor, fonda duruyor, mezeyle dost balıkla arkadaş ömrümüz geçiyor bak yavaş yavaş. 

eve gelip kolilerin ve çantaların hepsini açtım ve basitçe yerleştirdim. sabah 6:45’te başladığım 27 nisan'ın pazartesisini terk etmiş, 28’i salının ilk iki buçuk saatini de birayla hiç etmiş, cilalı taş devrinde ilk yerleşik hayata geçen insanlık gibiydim. sen düşün artık. duş almaya yeltenirken fark ettim ki havlu getirmemiştim istanbul’dan. havlu da öyle bir aparat ki yerine koyabilecek bir şeyin yok. teyemmüm mü yapayım 2015 londra’sında. cilalı taş yerleşik hayatı romantizmini sevdiğim için temiz t-shirt’lerle kurulanırım dedim kendi kendime. nitekim öyle yaptım. bu sefer de ne yatağın üzerini örtecek bir çarşaf ne de kendi üzerimi örtecek pikevari kalın bir örtü olmadığını fark ettim. cilalı taş devrinden birinci çinko umutsuzluğuna döndüm bir anda. yatağın üzerini en büyük beden üç tane t-shirt ile kendi üzerimi de meşhur polar ropdöşambırım ile örttüm. uykuya dalmaya çalışırken saatin üç buçuğa geldiğini fark ettim. 

yirmi saatten uzun süren bir koşuşturma silsilesi sonunda eksiksiz ama gedikli bir şekilde başımı yastığa tekrar koyabilmiştim. altımdaki yatağın ve üstümdeki ropdöşambırın inceden yabancılık hissettirmesine ragmen insanın kendi yatağı gibisi yokmuşu tekrar anladım. ev insanın kalesidir.  

uyumadan önce ekibe taşınırken çok yorulduğumu ve sabah geç, on buçukta geleceğime dair mesaj attım. 
28 nisan sabah 1030’da şirket bilgisayarında ctrl+alt+del yapıp Marad0na yazdıktan sonra çay getirdiler masama. yorgunluğunu alır biraz, sen bir şey içmemişsindir, nasıl geçti evde ilk gecen mutlu musun dediler.

mutluyum dedim. 
çok. 

eskiden kalma bir alışkanlıkla kulaklığımı taktım. 
çaydan bir yudum aldım. 
en sevdiğim playlist’ten önceki gece uyumadan önce dinlediğim son şarkıyı çaldım. 


15 Nisan 2015 Çarşamba

yarın yokmuşçasına videosu

spoiler da değil bu, hayatın kendisini içerir. 
yarın yokmuşçasına partisinde on dakikalık bir video hazırladım. kendi vfonv'mizi yapacağımız günler de gelecek. fakı sağ olsun hepsini bir araya getirdi. onun gözü çok güzel. videoları indirdikten sonra ne düşünüyorsun dedim, sen ruh hastasısın dedi o şen kahkahasıyla. haksız sayılmaz. 

o videoyu artık paylaşabilirim. tüm alt metinleriyle hem de.
videoyu şuradan izleyebilir isteyen.
vimeo'su kasana youtube'u da var. 

1- o gece çok uzun oldu.
2- fiko, nihat ve hatta cevdet bize aksoy'dan emanet. giderayak. 
3- hem Manu Chao hem de Maradona'yı ayrı ayrı vücuduma kazıdım. Maradona, Manu Chao'ya yaklaştıktan sonra şunu dinliyor. "if i were maradona, i would live just like him. because the world is a ball lived raw under the skin." elleri cebinde, gözlüklerinin altından gözyaşlarının aktığı o an var ya hani, orada da şunu. "i were Maradona with a game to win, with a divine hand"
4- tolunay kafkas gibileri çok yaşasın. 
5- dito'nun askerleriyiz. 
6- behzat komserim nasıl da deli deli dans ediyor. yediğin darbelere bak bu da mı sana yetmiyor komserim. 
7- o "abi iyi akşamlar" tedirginliğini yaşamayan bizden değildir. her şey çok güzel olacak yalanına inanmayan da. 
8- i love you but you don't know what you're talking about. ve o saçma sapan danslari o plak, o fransızca, o tedirginlik. sen çok yaşa wes anderson. 
9- hayat, hepimizin anladığın kadar. olması gereken, olur. yiyeceksin, içeceksin. kendine oh afiyet olsun diyeceksin. hepimize afiyet olsun. 
10- it's my belief that history is a wheel. 'Inconstancy is my very essence,' says the wheel. Rise up on my spokes if you like but don't complain when you're cast back down into the depths. Good time pass away, but then so do the bad. Mutability is our tragedy, but it's also our hope. The worst of time, like the best, are always passing away.
I KNOW. I KNOW.
11- "son şanslar bunlar." hayatımın tecrübe ederek hatırladığım altay'ına dair en mutlu anı. 90.dakikada frikikten attığımız golle kazanıp, finale çıktık. yensek süper ligteyiz. sonra davutoğlu'nun konya'sına finalde kaybettik. o zamanlar tezgahın farkında değildim. golü atan tiago formasını çıkartmamasına rağmen ikinci sarı karttan kırmızı kart görüp oyundan atıldı. bir sonraki maça çıkamadı. golden sonra kameranın zoom'ladığı beyaz gömlekli deli gibi sevinen de benim. üç gün sonra altay kaybetti ve bir daha asla o kadar yükseklerde yer alamadı. şimdi üçüncü lige düşüyor. 
12- bayrak + film + şarkı > at + avrat + silah  

böyle gidiyor işte insan. 
böyleyse gitmesi lazım zaten. 
böyle insan mı gider. 
böyle insan gider. 







13 Nisan 2015 Pazartesi

we have never lived, we will never die.

göçmen'in moda'daki evinde duvarın bir kısmını kara tahta yaptığını görünce çok beğenmiştim. hem fikir olarak hem de eylem olarak. kara tahta hem nostaljikti hem de tebeşir gibi orta öğretimden beri kullanmadığın bir aparatı tekrardan hatırlama şansı veriyordu. yazmak ve silmek eylemlerini tekrar tekrar gerçekleştirme hakkı veriyordu. güzeldi. 

ikinci tayland seferinden döndüğüm gün bavulu bırakıp nalbura gittim. salondaki duvarın bir kısmını siyah mat boyayla boyadım. 74 hafta geçmiş üstünden, instagram sağolsun. altına da bazen kara bir tahtadır dışa açılan pencere yazmışım. 



boya kuruduktan sonra tahtanın üstüne "we have never lived, we will never die." yazdım ve altına bir çizgi çektim. tahtaya her şey yazılıp silinebilirdi ama o yazı gittiği yere kadar orada kalacaktı.



ilk cümle yaşanmış bütün sıkıntıların, dertlerin, mutlulukların, zevklerin bir başka deyişle yaşanmış hanesine yazılan ne kadar hissiyat varsa - katsayısı sorgulamaksınız - hepsini reddeden bir yaklaşım. yaşanmışlıkların hiçbirisi insanın kendisini garanti altına almasını sağlamamalı ve her yaşanmışlığın acısıyla ya da tatlısıyla bir beden büyüğünü giyebileceğini bilmeli. öyle bir beden büyük alayım, ileride de giyerim vesveseleri çocukluktan kalma alışkanlar. bizim ürünler 18 yaşından büyükler için uygun. burada insanın kendisini acının da bir beden büyüğünü giyeceğine kendisini hazırlaması zor. insan, yapısı itibariyle acıdan kaçtığı için kendisini daha da acı olana alıştırmak için refleks geliştirmek istemez, geliştirmemeli de. ama acıların insanı daha güçlü kıldığı romantizmine asla girmeden acıyla karşılaştığında kendisinin ne tepki vere-bile-ceğini bilmesi yeterlidir. acılar kadar zevklerin de birer beden büyüğü mevcut. yalnız ürünlerimiz stoklarımızla sınırlıdır. 

ikinci cümlenin asla ölümle bir alakası yok. parasızlık, başarısızlık, mutsuzluk, beklenen sevginin karşılığının alınamaması, adaletsizlik, yokluk gibi beşeri eksiklikler insanı en saf duyguyla umutsuzluğa sürükler. umut fakirin ekmeğidir'den, kayahan'ın çoktan yıkıldırdık biz çoktan umut olmasa'sına dokunup,  hayat varsa umut vardır'a kadar uzanan yelpazede insan kendisine en yakın çıkış noktasını bulabilir ve daha da ileriye gidip bulacağının farkında olmalıdır. amiyane tabiriyle "bize karada ölüm yok" en ayakları yere basan tanımdır. insan fiziki ölümünün dışındaki - o da tercih meselesi - tüm ölümlere karşı koyabilecek donanıma sahip olduğunun farkında olmalı. en çıkmaz sokakta dahi içeri girmek için çalınacak bir kapı vardır.

bu iki cümlede i yerine we olması insanın kendisiyle yüzleşerek çözmesi gereken bir konudur çünkü hem bu acıların ve zevklerin birer beden büyüklerine hazır hale gelebilmek için hem de umutsuzluk anında kendisine çıkış yolu bulabilmek için alter egosunu kontrolü altında tutmayı öğrenmiş donanıma sahip olmalıdır. ben diyen insanın yaşadıklarını yanına kar sayıp ölmeyi tercih etmesi hepimiz için en tercih edilen eylemdir. 

kara tahtayı, bu minvalde düşünerek yazdığım o cümlenin altında çok doldurduk biz. en az elli farklı kişinin el yazısı var o kara tahtada. toplamda 88 tane fotograf var o kara tahtada yazılanlara dair. bir gün o kara tahtada yazılanları bir kompozisyonda birleştireceğim ama daha var. 29 mart sabaha karşı havalimanına gitmeden kara tahtada yazan o cümleyi silip de gittim. 

cumartesi günü Londra'ya alışma çabalarım içerisinde Museum of London'a gittim. sapıtmışlar. 1730 yılından itibaren gelişen Londra'yı anlattıkları bir sergi var. Türkiye'nin tarihi sağ olsun hepimizin üç kuşak öncesine beton döktükleri için insan şu an yaşayan bir yere ait üç yüz sene öncesine dair somut belgeler ve objeler görünce şaşırıyor, ağzının suyu akıyor. Aynı yerde Sherlock Holmes sergisi de vardı.  Sherlock Holmes'a dair ne bir Conan Doyle kitabı okudum ne de dizisini filmini izledim, alakam yok ama serginin açıklamasını görünce şaşkına döndüm. Sherlock Holmes - The Man Who Never Lived and Will Never Die. insan gerçekten hayret ediyor bazen. serginin girişinde bu cümlenin yazdığı on beş ya da yirmi metre karelik bir ayna var. aklımı yitirecektim ilk gördüğümde. ilk ayna karşısındaki inception selfie'mi çektim. bence mükemmel bir foto. serginin kalan parçalarını Sherlock Holmes'u tanımak için en ince detayına kadar okudum. bir yandan dışarı çıkıp arka arkaya sigara yakmamak için de kendimi zor tutuyordum. bir saate yakın dayanabildim. sonra çıktım. 

shoreditch'e gittim. ona da bayıldım. burada insanın kendisine ayırdığı zamanı maksimum mutlulukta geçirebilmesi için tüm imkanlar seferber edilmiş. bunun keyfini sürmeye alıştırmaya çalışıyorum kendimi. shoreditch'de bir pubda grand national yarışını izlerken gördüklerime inanamadım. yirmili otuzlu yaşlarında kendi doğal güzelliklerinden ötürü hispter'lığa adım atmalarına gerek kalmayan kadınların ve erkeklerin heyecan içerisinde yarıştan on beş dakika önce pub'a doluşup, ellerinde kuponlarla o yarışı izlediklerini görünce, ona da inanamadım tabi. attan inip eşşşşşşeğe binme terimiyle yetiştirilen ve hatta o eşşşşşşşşeğin de ırzına geçecek kadar ileriye gidip gomar diye allahın belası bir terimi bile var eden bir ülkeden geldiğimden, atın bu kadar değerli olduğunun farkında değildim. 

yarıştan sonra pubdan çıktım. köşeyi dönüp brick lane'de yürümeye başladım. köşede bir dövmeci gördüm. içeri girdim. daha önce kara tahtaya yazdığımız ve instagrama koyduğum bir fotografı gösterip bunu yapabilir miyiz dedim. yarım saat sonra dövmeciden ensemin altında iki omuz kemiğimin hizasında kendi ellerimle yazdığım "we have never lived, we will never die" yazan bir dövmeyle çıktım. 

yeni başlıyoruz. 



4 Şubat 2015 Çarşamba

Bir 4 Şubat Meselesi

*okuyacaksan alttan bu şarkıyla oku. 




04.02.1984 Cumartesi
Saat 20:00
Karataş

                Geniş iki aileden kaçarak kendi çekirdek ailelerini kurmaya ant içmiş, bütün hayalleri kendilerine ait olan basit bir evde ömür boyu çiğdem çitlemek olan – yanında biraz rakının, biraz da eş dostla muhabbetin olduğu – iki ayrı cinsin bir hayali olarak dünyaya geliyorum o gün. Hatırladığım kadarıyla ilk sorum “neden” oluyor. Sonrası malum.

                Doğum, tabiatıyla enteresan bir okazyon olduğu için o gün insanların şaşkınlıklarından ötürü aşırı tepki vermeleri normal karşılanıyor. Mesela peder bey olay esnasında rakı masasında olduğu için onun bu curcunada bir de joker hakkı var. Bu yüzden hastaneye geldiklerinde rahmetli Vecihi ve rahmetli Ömür’ün “taşaklı adam olur” diyerek küveze elleriyle seçip aldıkları domatesleri yerleştirmelerine “iki tane koyun” diyerek cevap veriyor. Haklarını ödeyemem.
               
                Joker hakkını kullanan peder bey, kendine kalan hakkını kullanmak için valideye sarılıyor. Dokuz ay boyunca Yetiş’lerden Cansın’lara geniş bir yelpazede çağırdıkları ufaklığı kucaklarına aldıklarında ölümsüzlüğün formülünü bulmuş isviçreli bilim adamları gibi sevindiklerini hatırlıyorum.

                Sonrasında valide benimle anlaşabilmek için konuştuğu dili bir kenara bırakıp içinde “hebele, hübele, hanimiş, apıcık, kubuçuk”  gibi terimlerin geçtiği bir dille benimle iletişime geçiyor. İnsanın bilmediği şarkıya eşlik etmesi kadar samimi ve içten bir davranış olduğunu düşünüyorum o anda. Ama kendimi bir türlü anlatamıyorum. O kadar anlatamıyordum ki sonrasında aynı zamanda aynı yerde dünyaya geldiğim diğer iki arkadaşımın yaptıklarını izleyip avaz avaz, bağıra çağıra ağlamaya başladım. İşe de yaradı. Herkes sustu, hemşire çağırıldı, gerekli müdahelelerde bulunuldu. Sonrasında bir metrekarelik bu sefer domatessiz olan küvezime yerleştirildim ve küvezin kapağı kapatıldı.

                1984’ün 4 şubat Cumartesi’sinin after’ı bir ömür sürdü.


04.02.2015 Çarşamba
Saat 08:30
Asmalı Mescit

                Normalde bu saatte uyanmam. Yedi gibi uyandım. Sabah olmasın istiyordum. Son bir saatimde sabah olmamasını sağlayacak, zamanı durduracak bir mucize bulmalıydım. Bulamadım ama olsun. O bir saat çok güzeldi.

Doğma sancısını geçmiş tecrübelerimden hatırlıyorum. Çıkacak delik ararsın, zor bir süreç. Sadece sana da bağlı değil, öyle olsa kolay. İçinden doğacağın şeyin sana izin vermesi lazım. İttir, kaktır bir durum. Sonrası iyi ama. Çıkana kadar. Çıkınca alışıyorsun.

Kahveyi koydum. Pencereden ayaklarımı sarkıtıp dışarıyı izledim. Güneş vardı ve yalandan değildi, biraz zorlasa herkesi ısıtabilecekti. Sokaktan geçip işe giden güzel insanlara baktım. Sunuma gitmeme gerek kalmadığına dair patronla anlaştık. Doğum için hazırlanmam gerekiyordu.

Bugün benim doğum günüm. Bu topraklardaki son doğum günüm. Bir öncekinin tersine bağıra çağıra, kanlı, kordonlu, gözyaşları içerisinde değil sakin sakin, usulca doğuyorum. Bir gebelik düşün ki otuz bir sene sürsün. Bazen uzun sürüyor.

İnsan doğuyor, büyüyor, yaşıyor sonra ölmeden tekrar doğuyor, tekrar büyüyor, tekrar yaşıyor. Kendine çok güvenen varsa kendini öldürebilir ama ben kendime o kadar çok güvenmiyorum. Asıl bir de donarak ölmek var ki, evlerden uzak. Bütün bunların neden olduğunu sorgulamıyorum – artık –. Hikaye devam ettiği sürece ben bir yerlerde, yüzde yüz, başka hiçbir şeyi düşünmeden, bir bütün olarak, kalbimden pompalanan kanı serçe parmaklarımda bile hissedecek kadar kendimi hissedebileceğim. Doğumlarda böyle oluyor.

- Bunun after’ı bir öncekinden daha uzun sürer.
- Bilemiyorum Altan.




25 Aralık 2014 Perşembe

26 Kasım The National Londra Konseri





the national'ı iki yıldır her gün dinliyorum. müzik olarak değil, Matt Berninger'ın söylediği şarkıları nasihat olarak dinliyorum. bu senenin baharıyla beraber eski albümleri dinlemeye başladıktan sonra sevgim ivmelenerek devam etti. son iki yılımdaki çoğu önemli anın fonunda çalan bir the national var. ergence gelebilir bir noktadan sonra, ergen kısmını uzatmamak adına eyvallah der geçerim ama edebi yanı güçlü, içinde aşk, nefret,umut, kaçış temalı kustukları müziği ve abi-kardeş çektikleri mükemmel filmin yarattığı hayranlığı asla saklamam.

konsere girdikten sonra kendime önlerde bir yer yapmaya çalıştım. çok heyecanlıydım, bir yandan çok meraklı, bir yandan da konseri izlerken çok rahat olmak istiyordum. bütün hislerimi çok parantezine alıp normal takılmaya çalıştım. sahne yakınlarında çok sıkış tepiş olmayan bir yerde altlık olarak wil beasts dinlemeye başlamıştım sonradan oniki bin olacak kalabalık ile birlikte.

the national sahneye çıkmadan beş dakika öncesini ekrana verdiler backstage'ten. askerden sevgilisi dönmüş köylü kız gibi heyecanlandım, o kadar saftı.

üçüncü şarkı mistaken for strangers'ta tepinmeye başladım, dördüncü bloodbuzz ohio ve beşinci sea of love olunca, istanbul deplasmanında onuncu dakikada çözülen umut turmuş takımı gibi sikerler diyip daha önceden paranteze aldığım tüm duygularımı paldır küldür, bangır bangır yaşamaya başladım.

Grubun performansı da, seyirciyle diyalogu da, ruhu da beni çok mutlu ediyordu. internette tanıştığın sevgilinle buluştuğundaki hayal kırıklığını yaşamadım ben. this is the last time'dan sonra mikrofonu Aaron Dessner aldı. bir süre konuştu. hüzünlü bir biçimde insanın hayatında mutlu olduğu evinden bahsetti.aynı hissi ben de bir şarkılarında hisediyordum ama o şarkıyı 2007 haziranından itibaren sadece beş kez çaldıkları için hiç umutlanmadım. Aaron'ın ağzından "for some reasons we didn't play this song for many years" diye bir cümle çıktı. duyduğum an anladım, bazı şeyler değişiyordu. sonra Guest Room başladı. Guest room benim için jurnal sokaktaki beş numaralı apartmanın altı numaralı dairesi.

They're gonna send us to prison for jerks
For having vague ideas of the way to turn each other on again
They're gonna send us to prison for jerks

insanın içindeyken farkına varamadığı zaten varsa da asla önüne geçemediği durum. herkesin hak edişleri hesabına yatırılacaktır. kimse bizden borçlu olarak ayrılmamıştır. ama düşüncelerimden ötürü çarptırılacağım tüm cezalara da eyvallahım var.

They'll find us here
Here, here in the guest room
Where we throw money at each other and cry

tabi ki de bu evin salonunda bulacaklar çünkü artık gidecek çok yer kalmadı. sıkıştıkça sıkıştık, artık herkesin kendi evi var. bir de bu ev var ama. son birkaç senedir jeopolitik açıdan önemi olan bir ev. içerisinde hayatların konuşulduğu, sabahlara kadar eğlenildiği, hesapların kesildiği, uyuyakalındığı, kutlamaların yapıldığı, duvarlarında bardakların kırıldığı ev.

We miss being ruffians, going wild and bright
In the corners of front yards, getting in and out of cars
We miss being deviants

ben şöyle göğsümü gere gere normal olamadım. zaten bir yerden sonra da olmaya çalışmadım. yoksa sabah konkur sunumundan çıkıp göztepe maçına gidip dönmek harbiden normal insan işi değil. içimdeki canavarı dizginlemenin yolunun olmadığını öğrendiğim günün ertesinde her sabah onunla yürüyüşe çıkmaya karar verdim. insanlar garip garip bakıyor tasmalı bir canavarla metroya bindiğimde. ben alıştım, onlar da alışabilir.

We can't stay here
We're starting to stay the same
We can't stay here
We can't stay this way

şarkının en sevdiğim kısmı.
jurnal sokaktaki beş numaralı apartmanın altı numaralı dairesi artık bitti. beş seneyi aşkın süredir beni var eden, içinde, dışında, sokağında beni tanımlayan ev ile artık vedalaşmanın zamanı geldi. çünkü artık her şey aynı olmaya başladı. izmirdeki evden de on sekiz yaşımda böyle ayrılmıştım. o zaman the national yerine bora öztoprak'tan gidiyorum artık yeter dinliyordum. insan değişiyor, değişmeli de. ben artık burada değişemiyorum. burada kalmanın hiç bir manası kalmadı artık.

guest room'dan sonra slow show ile artçı şoku yaşadım. sonra fake empire ile içeri girdiler. geri çıktıklarında çaldıkları ilk şarkı ada oldu. ada'nın telefuzu da eda olduğu için bir anda bütün salonun eda eda diye tempo tuttuğunu düşündüm.

Ada, don't stay in the lake too long
It lives alone and it barely knows you, 
it'll have a nervous breakdown and fall 

çok mutlu ve çok üzgündüm. bugüne kadar olduğu ve olması gerektiği gibi.

sondan ikinci şarkı terrible love'dı. terrible love'ın ikinci yarısını o kadar hareketli söylediler ki bir ara kollarım ve bacaklarım okay'ın bir ara getirmeye çalıştığı çin malı helikopterler gibi altı yöne birden hareket ediyordu ve ben yüzümde dev bir gülümsemeyle bağıra çağıra, döne döne, düşe kalka o şarkıyı söylüyordum."it takes an ocean not to break." benim gibi iki yalnız manyak daha vardı. şarkı bittiğinde etrafımızdaki güruh bir yandan the national'ı alkışlarken diğer yandan da olabildiğince ingiliz tebessümüyle bize dönmüş bizi alkışlıyordu. 

terrible love da bitince son şarkımız dedi Matt Berninger. hem günün hem de seyahatin anlam ve önemine istinaden bir şarkıyla kapattılar. 

Leave Your Home
Change Your Name
Live Alone
Eat Your Cake. 




6 Ocak 2014 Pazartesi

2014

beş gün bitmiş.

"it's my belief that history is a wheel. 'Inconstancy is my very essence,' says the wheel. Rise up on my spokes if you like but don't complain when you're cast back down into the depths. Good times pass away, but then so do the bad. Mutability is our tragedy, but it's also our hope. The worst of times, like the best, are always passing away."
Boethius

29 Kasım 2013 Cuma

maskeyi tak maskeyi

Hayatta hep ikinci bir planım oldu. Bunun en büyük nedeni birinci planımın asla olmamasıydı. Bir yolu bulunurdu her şeyin ve ben o yolu hep buldum. Su, yolunu buluyordu bir şekilde. Kimi zaman su yatağı kurusa da kimi zaman su yatağı taşsa da.

Uçak anonslarında en sevdiğim anons; oksijen maskenizi önce kendiniz, sonra çocuğunuz takın anonsudur. Yanınızda çocuğunuz varsa, önce kendi maskenizi takmanız lazım daha sonra çocuğunuza maskeyi takmalısınız çünkü oksijen oranının azalması nedeniyle ancak kendinizde olursanız, çocuğunuzu kurtarabilirsiniz.

Hayat da böyle. Oksijen alamazsan boğulur, ölürsün. Yanındakini kurtaracağım diye kendini kurtarmazsan bir bakmışsın uçak çakılmış. Varsa eğer, öbür tarafta devam edersin yaşamaya.
Ben bütün uçağa bakıyorum ama göz ucuyla, herkes maskesini takmış mı diye. Sonra ortada boş maske kalmışsa kendime alıyorum bir tane. Maske yoksa problem de değil diye düşünüyorum.

Nasıl problem değil amına koyayım. Ölüyorsun lan.

Peki ya sen maskeyi takana kadar çocuk ölürse?

15 Kasım 2013 Cuma

değişiklik zamanı

bundan on dört gün önce ama beş saat sonraydı.
o geceki hislerimi hayatım boyunca unutmayacağım. sabahına vücudum kendini iptal etti. sanki önceki gece mutluluktan, sarhoşluktan, yıllarla savaşmaktan yorgun düşmüş ve ölmüştüm.

sabahına bir bebek kadar hafif, onun kadar sancılı ve ateşler içerisinde uyandım.
yeniden başladığımı hissettim.

15:54'e kadar konuştum ve düşündüm.
muhabbetin bağına ev kurmuşken, altay'ın yüzüncü yılıyken, dostluğun sıcaklığıyla ısınırken çıkmaz sokağımda aynaya bakıyorum. duble yollu kariyer otobanları sizin olsun. ben sağ şeritten giderken camı açtım, en sevdiğim şarkıyı dinliyorum.


hayata bakışının kısa ama uzun bir özetiydi: “hiçbir şey yok”. yaşayacağın onca şey vardı aslında. henüz kendi kendini yok etmek için çok erkendi. insanlar, yaşama hakkına duydukları gibi yaşamama hakkına saygı duyamadılar, zorla gidişine seyirci ettin herkesi. ardında kulaklarımızda hep duyacağımız “hiçbir şey yok” deyişinle.

“hiçbir şey yok”

10 Kasım 2013 Pazar

beni sorarsan

bizler, hayatın dilini sanatın, yazının diline çevirenler, onu kitaplara sığdırmaya çalışanlarız. estetize ederek sunduğumuz bir amacımız var; hayatın ve dünyanın değişimine katkıda bulunmak. gündelik konuşmalarda kullandığımız sözcükler, hayatın, insan ilişkilerinin anlamını açıklamada yetersiz kalır. onun için "sözcükler anlamın tutukevidir" demiştim. yazar, özellikle şair onları öyle yan yana getirir, yapılaştırır ki, daha derinden azılarak çıkarılan anlam kurtulan anlam olur. işte, dille yapılan bu değiştirimdeki büyü, yaşamı nesnel olarak değiştirebilmenin umudunu taşıyabilir. bu umutla yazıyoruz. 

Gülten Akın - Frankfurt Kitap Fuarı kapanış konuşması. 

25 Ekim 2013 Cuma

deneme #1

dolunaya bakması iyi geliyor insana. bakmaya başladıktan sonra hayallere dalıyorsun uzaklaşıyorsun. dört haftada bir dolunayın dolunay olduğu gün bir şekilde ellerim cebimde dolunaya bakakalanlardanım ben de.

dolunay çıkacak mı diye bekliyorduk o gece. ekim antalyası kadar soğuk olan kumlara çıplak ayaklarımızla girdik, ellerimiz ceplerimizde, birer şezlonga uzandık. gündüz şezlonglarını güneşe çeviren bronzlaşma meraklıları gibi şezlonglarımızı dolunaya doğru çevirdik ve geceyi beklemek adına pozisyon aldık. ben yine de şezlongu dolunaya doğru çevirirken bir düşünmedim değil.

bulunduğumuz yer itibariyle sırtımızı akdeniz'e vermiştik, üstümüzde dolunay vardı ve karşımıza torosları almıştık. "aynı hayat gibi" diye içimden geçirmiştim dağ, deniz ve dolunay üçlemesini düşünerek. hırçın akdeniz'i arkamıza almıştık bir nevi sırtımızı sağlama alır gibi ama karşımızda da kilometreler boyu uzunlukta ve yüzlerce metre yüksekliğinde toroslar vardı. cebimdeki ellerim ve kumdaki ayaklarım sıcakla soğuğu vücudumda karıştırdıkça bakakaldığım dolunayın etrafına bir tane bile yıldızın parlamadığını fark ettim. denizin karanlığına doğru dönüp aydan uzak kalan kısımda parıldayan yıldızları seyrettik bir süre. bu seyir zevki yüksek olan dakikalarda muhabbet etmek yerine düşünüyorduk. aklımızdan aynı anda sonsuz sayıda düşünce geçebildiği için şimdilik - o sırada - farklı giderlerden akıyorduk ama birazdan - canımız istediğinde -, biz suyun şiddetine yön vermek istediğimiz zaman akarların yatakları birleşecekti. nitekim de öyle oldu.

bundan sonrası kendi hayallerimizin - hayatlarımızın - mahsulü.

gökyüzüne bakıp da karşında parıldayan yıldızlar aslında ölüler. sönmüşler. yanarken harcadıkları hayatla doğru orantılı biçimde orada parlıyorlar. bir yıldız olarak parlayabilmek için kaç kişi bir araya geliyorlar kim bilir. yeterince parlayabilmek için yeterince ölmek gerekiyor belki de. hakkını vere vere. afililerin rakı sofrasında dediği "bize karada ölüm yok" lafı da yıldızlara dair olabilir.

yıldızın, yıldız olarak parlaklığına odaklanması da ayrı bir paradoks çünkü yıldız parlamak istediği için değil de hakkını vere vere ölebildiği için yıldız. parlamak istiyorsan ışık var bu hayatta. prize takarsın ve yanarsın. ateşler içinde yanmadan etrafına aydınlık verirsin. sönmenin verdiği dinginliği hissetmek gerekir bu hayatta. kendi cebinden fonladığın sokak lambaları bile alacakaranlığın aydınlığa çaldığı anda sönmüyor mu?

sönmek lazım bu hayatta. kendini aydınlatmak için, kendi yıldızın olabilmek için. gökyüzüne bakar gibi kendine bakabilmek için. aynaya bakarken gökyüzünü görebilmen için. aynada kendi gökyüzünü görebilmen ayrı bir alem.

bu yazının akarı da yıldızlar gibi. duruyorlar. parlıyorlar ya da az parladıkları için görünmüyorlar. bizim havalar hep londra. parçalı bulutlu, yer yer sağanak yağışlı.

ayna mı ? ben onu kaldırdım. parantez'in vitrininde görüyorum ilk kendimi.

10 Ekim 2013 Perşembe

this part of my life is called happiness





tam da böyle işte.
alelacele.
herkesin arasında. yalnız.
avuçların patlarcasına alkışlayarak ve gözyaşlarıyla.

....
bi bira alabilir miyim?
bye bye happiness / hepiniz
goodbye happiness / hepiniz

24 Eylül 2013 Salı

bir direniş hikayesi

barcelona'dan geldiğimiz gibi gezi  parkında almıştık soluğu. pazartesiydi o gün. ne olabilir ki diyordum kendime, hatırlıyorum. ertesi gün de aynı. bir ertesi de. kalabalıklaşıyorduk ama en nihayetinde ne olabilirdi ki. ertesi gün onur'un doğum günüydü. o sabah saldırı olmuştu, kalabalık artmıştı. onur için de gelenler vardı ama kalabalık hatırı sayılır rakama ulaşmıştı. telefon artık hiç çekmiyor ve karanlıkta aradığını zor buluyordum. erken kaçtık biz eda ile. ertesi sabah uyanınca o çoktan işe gitmişti. ben de 11'deki toplantıma yetişmek için 10'da kalkmıştım ve yatakta biriken timeline'ı okuyordum. yanan çadırları gördüm, duvardan düşen akranlarımı. o sabah fark ettim, sanki ben parkı onlara emanet etmiştim gece de, bir de hayıflanıyordum. kimsenin kimseye kimseyi emanet etmediği bir dönemden bahsediyorum. bize de kimse bir şey emanet etmemişti buraya gelirken. biz direk borçlu çıktık. anadan, babadan her anlamda borçlu çıktık. bu kadar borçlunun damarına basarsan, o yiğitler kamçılanır. ilk kamçıyı o anda hissettim. yataktan koşarak kalktım, toplantıyı bitirdim eve döndüm.

Melek abla gelir iki haftada bir cuma. o gün, günlerden 31 mayıs. onur'un doğum gününün ertesi günü. eve gelip onu erkenden yolladım. ofise döndüm ama duramıyordum yerimde. telefonlar, mesajlaşmalar, yol tarifleri, sprey boyalar, sirkeler, maskeler derken neyle karşılaşacağını bilmeyen herkes birbirini dinliyordu. biraz görmüş geçirmiş bir erkek biber gazında ne yapılacağını, polisle yakın temasta nereleri kollaması gerektiğini bilir. onlardan bolca gördük ilk cuma gecesi. cuma öğlenden başlayan polis müdahelesi, kalabalıkların toplanmasına engel olamadan meydana çekilmişti. çünkü tek bir yerde toplanılmıyordu. taksim, osmanbey, şişli, beşiktaş. geziyi çevreleyen her tarafta toplanılıyordu. herkes o noktalara geliyordu. zaten belediye toplu taşımayı da oralara kadar yapıyordu.

ben heyecanlıydım. ses getirecek bir tepkinin anca can yakarak olacağını düşünüyordum ve bunu  iki yıldır dost meclisinde dile getiriyordum. ama bizim canımızı bu kadar yakacaklarını tahmin etmiyordum. bunca acımasızlığı hayal edemiyordum. zaten konu burada ivme kazanıyor. ben gezi parkında hangi ağaçların kesilmekte olduğuyla çok ilgilenmedim. bir insanı uyurken yakmaya yeltenecek kadar aşağılık olan düzenle ilgileniyordum.

ilk gece neler olduğunu peyote'ye oturduğumda anladım. önce yüzümü yıkadım. sonra yukarıya çıktım şafakların tayfa oradaydı ve herkes telefonda birbirinden daha inanılmaz haberler veriyordu. karşıyaka çarşı ve göztepe yalı beraber direnmiş, beşiktaş'ta fenerliler varmış, televizyonda bir kanalda bile haber yokmuş, karşıdan yürümeye başlayan bir grup varmış. ikinci kamçıyı da vurmuştu bu gece. uyanan bir topluluk vardı, ben de bir parçasıydım. yurtdışına gitme planları yaparken ülkesinde yaşamaktan zevk almaya başladığını deklare eden bir ekip vardı bu olayların başında, ben onlardan değilim. ben hala aslanlar gibi gitmekten yana olup gidemeyenlerdenim. ama şunu diyebilirim, oyuz yılın sonunda beni ruh hastası olmadığıma inandırdığı için herkese teşekkür ederim.

cumartesi sabah yedide göçmen elinde ipad'la köprüden yürüyerek geçenlerin fotoğrafını göstererek uyandırdı beni. iki gün önce ne olabilir ki derken, o haftasonu olanların bir tanesini bile aklımın ucundan geçirmiyordum.

onyedi, onsekiz gün kadar her gece olay oldu. her gece tekrar temizleniyordu sokaklar. her akşam da tekrar gaza, suya, plastik mermiye boğuluyorlardı. bienallik canlı yayın araçları, polis arabaları vardı. AKM bayraklarla donatılmıştı ve herkes elindeki sprey boyayla duvarlara sanat kusuyordu. her gece direndik. ortalık durulur gibi oldu yine direndik. nerede, nasıl direndiğimizi anlatıp etiket olmanın lüzumu yok. ama herkese tavsiyemdir, doğru playlist'i oluşturup ipod'la tek başına direnmek kadar güzeli yok.

direnişin bir güzel tarafı da türlü sıfatlarla sınıflandırılan ama bence sadece bu yaşta olduğumuz için gençler arasında sınırların kalkmasıydı. bugüne kadar azınlık olduğu için ezilen ve onların ezilişinin farkında olup hayatın bireysel kulvarlarında da ezilen, ezilme riski taşıyan gençlerin hepsi bir olmuştu. bu insanlığın farkında olmayanlara da anlatmaya hazırlardı.

karşı cephede ise olayların rengi değişikti. bu dönemin tek adamına toplumun bir kısmından her anlamda hatırı sayılır seviyede tepki vardı. eskiden rakı masasında aramızda sohbet ederken küfür ettiğimizde sesimizi kontrol ettiğimiz adamın annesinin kulaklarını çınlatıyorduk istiklal caddesi dolusu insanla. polis yetersiz kalıyordu ama basın susturulmuştu. kendisine haber kanalı diyen kanallarından bir tanesi bile ülkenin en işlek caddesinde polisle halkın saatler süren çatışmasını göstermiyordu. o zamanlardan belliydi bu tezgahı da düzenleyebilecekleri. güçleri yettiği kadar kuralları kendi lehlerinde kullanabiliyorlardı ve çok güçlülerdi. hiçbir şeye şaşırmaz olmuştum. her salı kabine toplantısının olduğunu ve yine bizi sokaklara dökeceğini biliyordum artık. evlere gaz sıkıyordu türk polisi. önüne geleni kadın, erkek, genç, yaşlı, özürlü, hasta demeden jopluyordu. tek nefeste, kokusundan gazın ne olduğunu ayırt edip ona göre limon mu, sirke mi kullanacağımıza karar verebiliyorduk. sanki neşeli günlerdeyiz de turşu kuruyoruz.

sonra işin rengi değişti. insanlar, canları yanmaya ve dolayısıyla korkmaya başladılar. birinci dalga dediler. iki gelir gibi yaptı, belki de geldi, göz altılar olmaya başladı. sayımız azaldı. eskiden herkesi görürken artık aynı beş kişiydik her seferinde. bir de gerçekten ezilen azınlıklar kaldılar. bugüne dek ezildiklerinden ötürü, ellerine geçen bu fırsatı da yitirmek istemeyenler. az kalmıştık. artık hep beraber meydanda bile toplanamıyorduk. galatasaray'dan geri püskürtülüyorduk. eş dost arasında fikir ayrılıkları başladı. ilk hafta beraber direndiğim insanlarla şimdi gayet farklı düşünebiliyordum.

bu uzun vadeli süreçte çoğu insanla hemfikir olamadım çünkü ben sokak dışında bir yolla kazanım olacağını halen düşünmüyorum. yargının koca bir tezgah olduğu dönemde, ekonominin ne olduğu beni ilgilendirmiyor. bu yüzden ve parayı da sevmediğim için, istikrar çığırtkanı makro ekonomi fakirlerinedir bu süreçte en büyük tepkim. konu zaten kılıf uydurmak olduğundan, herkes için inandırıcılığıyla sınırlı uçsuz bir bucak oldu bu direniş hikayesi. yalan ve saçma haber nasıl yapılır diye tarihe geçen türk basını da bu kılıflardan biriyle örtülüydü. yargı, basın ve polis gibi topluma hizmet etmesi beklenen üç ayrı tekelin aynı kişi tarafından yönlendirilmesi, eşitliğin diğer tarafındaki bizler için kaçınılmaz sonu hazırlıyordu. 90+2'de gelen bir gol ile.

şimdi hakem soyunma odasına gitti diyorlar. kurallara göre sahaya çıksa bile maçı devam ettiremezmiş. biz de ilk yarıyı önde kapamamış mıydık haziran ayında. hakem kaç dakika uzatma verecek?

27 Haziran 2013 Perşembe

bir zamanlar barcelona'da

bundan bir ay önce.
başka bir ülkedeyiz.
daha önce içtiğim ama tadı farklı gelen içkilerden kafam bulanık. sarhoş değilim ama alkolle de rahatlayamamışım. çok sevdiğim bir kardeşimin paylaştığı (deli ibrahim) Wilhelm Reich'in yazısını okuyorum barın dışında sigara içerken. yazıda şöyle diyor;

...
senin gibi olmadığı için, ona "dahi" ya da kaçık diyorsun. o ise kendi adına bir dahi değil, basit bir canlı olduğunu kabul etmeye hazır. sen ona "deli" diyorsun. kendini ölçü tanımaz bir yozlaşmaya bırakmışsın; kendini tipik olağan bir insan "homo normalis" saydığın için, sade ve içten bir insana "anormal" diyorsun. sonra da kalkıp onun yolundan saptığı sonucuna varıyorsun.
...
son cümleyi okumamla beraber sarhoş oluyorum. ilk kez kelimelerle sarhoş olunabiliyormuş, onu anlıyorum. bunca yıldır içtiğim içkiye yazık diyip sek bir cin ve yanına da mojito söylüyorum mojito'nun hafif olacağına inandırıldığım için. mojito'yu yarıya kadar içip cini içine boşaltıyorum. sarhoşluğum geçsin istemiyorum. barın karanlığındaki ışıklar kamaştırıyor gözlerimi. bangır bangır çalan o şarkıyı bilmememe rağmen ezbere söylüyorum. sayıca çok kalabalığız ama bir o kadar da yalnızız. hepimizin de çok güzel insanlar olduğuna inanıyorum. köşeyi dönerken bir yarımız kayboluyor. azalarak çoğalıyoruz. ertesi sabah insanların eggs benedict sipariş edeceği mekanın barına yaslanıp "one long island" diyorum. iki yudum alıyorum. yarım saat önce okuduğum cümlede geçen dahi kelimesinin ayrı yazılan -de -da olabilitesini düşünüyorum. aynı zamanda çalan şarkıya da eşlik ediyorum. "why should we feel bad for what we've done?"
eve dönüp bir gece daha ölecekken yeniden doğuyorum. en son karede katedral manzaralı evimizin balkonunda güneşi doğururken benden daha yorgun olan adama "film gibi değil mi lan" diyorum, aklımın kılcallarından ne geçtiğini bilmese de. aklımı okurmuşcasına "oscarlık amına koyayım" diyor.

bunlar olmadan bir gün önce.
başka bir ülkede, bu kez akşam üzeri sarhoş olup, bir şeyler yemek için ruhlu bir yere oturuyoruz. konular malum. düşünce balonlarımı teker teker patlatıyorum. bu sırada nedenini bilmediğim şekilde fuardaki paraşüt kulesi aklıma geliyor. beş altı yaşlarındayım, çıkıp atlamak istiyorum. peder bey olmaz küçüksün diyor. ağzımdan çıkan kişisel tarihimin ilk küfürüyle cevap veriyorum "çok biliyorsun amına koyayım" diye. onun bana gülüşünü ve aynı lafı duyan annemin gözlerini açıp her zamanki bant kaydını sarışını hatırlıyorum.
masaya geri dönüyorum. inandıklarımı içiyorum, üzüldüklerimi tabaklara servis ediyorum. kendime daha çok alıyorum. aç gözlü olduğumdan değil, karşımdakine gaz yapmasın diye. sarhoş olayazıyorum. kelimesi kelimesine şu cümle ile anadan doğma ayılıyorum.

...
sen bu zekanla, bu güne dek başardıklarına ve hakimiyetinin yanına bir de o salak dediğin kurallara uyabilmesini, ayak uydurabilmesini bilseydin kimse seni tutamazdı. almış başını gitmiştin.
...


evet.
aldım başını gidiyorum.
geri döneceğim.


oscarlık kareni "o" anı.

15 Nisan 2013 Pazartesi

nisan'da metro aynıdır

dün akşam defterleri karıştırdım. aşağıdaki yazıları geçen senenin nisan'ında metroda, gelecekte okuduğumda hiç şaşırmayayım diye yazmışım sanki. birini giderken, diğerini dönerken. yine aylardan nisan. hiç, değişmiyor insan.

...
daha fazla küçük düşmemek adına buraları terk etmem gerekiyor. bu parasızlık, ailesizlik, yalnızlık, dört duvar üzerine asılmış posterlerin içine saklanmış hayaller, bedenime kazıdığım haykırışlar ve içime attığım küfür dolu haysiyetler... hepsi kamburumu meşrulaştıran yaşanmışlıklar. askılar taşımıyor iskeleti. dolabıma sığmıyor giydiğim karakterler. evde oturacak yer kalmadı hepimiz için. her birinin üzerinde ayrı yarım kalan hikayenin pis kokusu, eksiliyor ve yok oluyor zamanla.

...
tavla oynuyorduk o günlerde. her akşam eve yorgun geliyor, kapıyı açan bana düşkün, mutluluğa muhtaç adamı joker maskemle selamlıyor ve yüzüm gülerken içim kan ağlıyordu.
o zamanlar kendimi en çok şişhane levent metro hattında kendim olarak hissediyordum.

6 Mart 2013 Çarşamba

çok da phi phi

sekiz günlük uzakdoğu tatilinde çokça yazdım. aşağıdaki kısmı da tatilin en güzel yerinde yazdım. direk buraya aktarıyorum, oynamadan.

....

kağıdın yettiği kadar yazmalıyım. az kelimeyle. üstümde para, telefon ve sigara var sadece. dünya haritasının oldukça sağ altındayım, phi phi adasında. şu anda coldplay fix you çalıyor. gemiden inip sadece yürüdüm, buraya getirdi ayaklarım beni. coldplay cd'si çalıyor diye buraya oturdum. muz ağacı yapraklarıyla örtülü, kare bir bardayım. Ellilerinde bir amca, kardeşi gibi duran daha çalışkan kırklarında biri ve büyük ihtimalle çalışkanın oğlu olan yirmilerinin ilk yarısında bir çocuk var. Dünyadan uzak burayı işletiyor olabilirler. çocuk karşıdaki dükkandan şapka aldırdı bana, fotografımı çekti sonra kendiliğinden teşekkür amaçlı. adayı al dese ceplerime bakacak durumdayım. pürel bırakmış birisi barda, ne bu diye bana soruyorlar. çok şey çağrıştırıyor bana farklı farklı. önce siktir et diyorum türkçe, sonra da i don't know ingilizce. ikisinide anlamıyorlar. hiçbir şey anlamama haklarını kullanıyorlar. ben de bilmiyorum dercesine dudağımı büküp, ellerimi iki yana açıyorum. o zaman anlaşıyor ve gülüşüyoruz. yukarıda yazdığım cümlede -de'yi ayırmadığımı görüyorum.çok da sikimdeydi. Kayra'nın dediği gibi bilmediğin bir kıtaya, bilmediğin bir okyanusa gidelim siktir olup.

03.03.2013
11:52

bu da o anım.

28 Ocak 2013 Pazartesi

How Should a Person Be?

hayatımda okuduğum en anlamlı, ete kemiğe bürünen makale. her kelimesinin, cümlesinin altına imzamı atarım. hayatımın atatürk'ü hakan günday demiştim, eğer varsa bu da kutsal kitabı olsun.

Sheila Heti / How Should a Person Be?

“You remember the ‘Puer Aeternus’ - the eternal child - Peter Pan - the boy who never grows up who never becomes a man? Or it’s like in The Little Prince - when the prince asks the narrator to draw him a sheep.

The narrator tries and tries again, but each time he fails to do it as well as he wishes. He believes himself to be a great artist and can not understand why it’s not working. In a fit of frustration, he instead draws a box - something he can do well. When the prince asks how it’s a picture of a sheep, the narrator replies that it’s a picture of a sheep in a box. He is arrogantly proud of his solution and satisfied with his efforts. This response is typical of all puers.

Such people will suddenly tell you they have another plan, and they always do it in the moment things start getting difficult. But it’s their everlasting switching that’s the dangerous thing, not what they choose because people who live their lives this way can look forward to a single destiny, shared with others of this type - though such people do not believe they represent a type, but feel themselves distinguished from the common run of man, who they see as held down by the banal anchors of the world. But while others actually build a life in which things gain in meaning and significance, this is not true of the puer. Such a person inevitably looks back on life as it nears its end with a feeling of emptiness and sadness, aware of what they have built: nothing. In their quest for life without failure, suffering, or doubt, that is what they achieve: a life empty of all those things that make a human life meaningful. And yet they started off believing themselves too special for this world. But — and here is the hope — there is a solution for people of this type, and it’s perhaps not the solution that could have been predicted. The answer for them is to build on what they have begun and not abandon their plans as soon as things start getting difficult. They must work — without escaping into fantasies about being the person who worked. And I don’t mean work for its own sake, but they must choose work that begins and ends in a passion, a question that is gnawing at their guts, which is not to be avoided but must be realized and lived through the hard work and suffering that inevitably comes with the process. They must reinforce and build on what is in their life already rather than always starting anew, hoping to find a situation without danger.

Puers don’t need to check themselves into analysis. If they can just remember this - It is their everlasting switching that is the dangerous thing, not what they choose - they might consider themselves saved. The problem is the puer ever anticipates loss, disappointment, and suffering - which they foresee at the end of every experience, so they cut themselves off at the beginning, retreating almost at once in order to protect themselves. In this way, they never give themselves to life - living in constant dread of the end. Reason, in this case, has taken too much from life. They must give themselves completely to the experience. One thinks sometimes how much more alive such people would be if they suffered. If they can’t be happy, let them at least be unhappy - really, really unhappy for once, and then they might become truly human.”