1 Eylül 2013 Pazar

heliophilia

hoş geldin eylül. senden tek beklentim var o da tek kelime.

heliophilia: an attraction or adaptation to sunlight, as the sunflower.

27 Haziran 2013 Perşembe

bir zamanlar barcelona'da

bundan bir ay önce.
başka bir ülkedeyiz.
daha önce içtiğim ama tadı farklı gelen içkilerden kafam bulanık. sarhoş değilim ama alkolle de rahatlayamamışım. çok sevdiğim bir kardeşimin paylaştığı (deli ibrahim) Wilhelm Reich'in yazısını okuyorum barın dışında sigara içerken. yazıda şöyle diyor;

...
senin gibi olmadığı için, ona "dahi" ya da kaçık diyorsun. o ise kendi adına bir dahi değil, basit bir canlı olduğunu kabul etmeye hazır. sen ona "deli" diyorsun. kendini ölçü tanımaz bir yozlaşmaya bırakmışsın; kendini tipik olağan bir insan "homo normalis" saydığın için, sade ve içten bir insana "anormal" diyorsun. sonra da kalkıp onun yolundan saptığı sonucuna varıyorsun.
...
son cümleyi okumamla beraber sarhoş oluyorum. ilk kez kelimelerle sarhoş olunabiliyormuş, onu anlıyorum. bunca yıldır içtiğim içkiye yazık diyip sek bir cin ve yanına da mojito söylüyorum mojito'nun hafif olacağına inandırıldığım için. mojito'yu yarıya kadar içip cini içine boşaltıyorum. sarhoşluğum geçsin istemiyorum. barın karanlığındaki ışıklar kamaştırıyor gözlerimi. bangır bangır çalan o şarkıyı bilmememe rağmen ezbere söylüyorum. sayıca çok kalabalığız ama bir o kadar da yalnızız. hepimizin de çok güzel insanlar olduğuna inanıyorum. köşeyi dönerken bir yarımız kayboluyor. azalarak çoğalıyoruz. ertesi sabah insanların eggs benedict sipariş edeceği mekanın barına yaslanıp "one long island" diyorum. iki yudum alıyorum. yarım saat önce okuduğum cümlede geçen dahi kelimesinin ayrı yazılan -de -da olabilitesini düşünüyorum. aynı zamanda çalan şarkıya da eşlik ediyorum. "why should we feel bad for what we've done?"
eve dönüp bir gece daha ölecekken yeniden doğuyorum. en son karede katedral manzaralı evimizin balkonunda güneşi doğururken benden daha yorgun olan adama "film gibi değil mi lan" diyorum, aklımın kılcallarından ne geçtiğini bilmese de. aklımı okurmuşcasına "oscarlık amına koyayım" diyor.

bunlar olmadan bir gün önce.
başka bir ülkede, bu kez akşam üzeri sarhoş olup, bir şeyler yemek için ruhlu bir yere oturuyoruz. konular malum. düşünce balonlarımı teker teker patlatıyorum. bu sırada nedenini bilmediğim şekilde fuardaki paraşüt kulesi aklıma geliyor. beş altı yaşlarındayım, çıkıp atlamak istiyorum. peder bey olmaz küçüksün diyor. ağzımdan çıkan kişisel tarihimin ilk küfürüyle cevap veriyorum "çok biliyorsun amına koyayım" diye. onun bana gülüşünü ve aynı lafı duyan annemin gözlerini açıp her zamanki bant kaydını sarışını hatırlıyorum.
masaya geri dönüyorum. inandıklarımı içiyorum, üzüldüklerimi tabaklara servis ediyorum. kendime daha çok alıyorum. aç gözlü olduğumdan değil, karşımdakine gaz yapmasın diye. sarhoş olayazıyorum. kelimesi kelimesine şu cümle ile anadan doğma ayılıyorum.

...
sen bu zekanla, bu güne dek başardıklarına ve hakimiyetinin yanına bir de o salak dediğin kurallara uyabilmesini, ayak uydurabilmesini bilseydin kimse seni tutamazdı. almış başını gitmiştin.
...


evet.
aldım başını gidiyorum.
geri döneceğim.


oscarlık kareni "o" anı.

23 Nisan 2013 Salı

erkin koray'lı tatil kapanışları

tatil bitiyor. bahar hala gelmiyor. kaloriferler yanmıyor diye, kışın tshirt'le dolaştığım evde şimdi kazakla oturuyorum. dört gündür o kadar kafa boşalttım ki, geçen hafta başında galata'dan asmalı'ya atlı karınca taşıyordum. o kadar bitmişim de ne saçma arayışlara girmişim demek. sırf dün, binlerce insanın boğulduğu şile'nin denizine iki kamyon yük boşalttım. kamyoncular konusuna da eğilmek lazım bu arada.

öğlen galata'ya doğru turlarken kendime hiç plak almadığım geldi aklıma. hatta cumartesi gecesi sırf kendime plak almadım diye amazon'dan on tane plak da söyledim, ama onların gelişine daha bir ay var ya elle tutmalıyım o kendi aldığım plağı. ah şu insanlığın herşeyi elle tutulabilir kılma isteği yok mu. ne menem bir davranıştır bu.

dükkandan çıkarken erkin koray'ın meçhul plağı vardı elimde. iki tur atıp, saçı kazıtıp, starbucks'tan kahveyi patlatıp eve geldim. plağı iki tur dinledim. üçüncü tura dönersem okey dışarıyım. bu şarkıyla da çok iyi adam taşlanıyor. okey özel uzmanlık alanımdır.

ah bu şarkı yok mu.
sevdiğim.






Doğarken dünyayı böyle bilmezdim
Elimde olsaydı belki gelmezdim
Kaderin böylesine razı olmazdım
Hepsine razı ettin beni sevdiğim

Derdim var çekilmeyen aşkım var bilinmeyen

Sabrım var yorulmayan senin yüzünden
Ne olur anla beni, ne olur sevdiğim
Gönlümü öyle fakir sanma sevdiğim

Dertlerin deryasını aradım buldum
Her derdi ayrı ayrı karşımda gördüm
Derdimin dermanını onlardan sordum
Yarine git dediler bana sevdiğim

15 Nisan 2013 Pazartesi

nisan'da metro aynıdır

dün akşam defterleri karıştırdım. aşağıdaki yazıları geçen senenin nisan'ında metroda, gelecekte okuduğumda hiç şaşırmayayım diye yazmışım sanki. birini giderken, diğerini dönerken. yine aylardan nisan. hiç, değişmiyor insan.

...
daha fazla küçük düşmemek adına buraları terk etmem gerekiyor. bu parasızlık, ailesizlik, yalnızlık, dört duvar üzerine asılmış posterlerin içine saklanmış hayaller, bedenime kazıdığım haykırışlar ve içime attığım küfür dolu haysiyetler... hepsi kamburumu meşrulaştıran yaşanmışlıklar. askılar taşımıyor iskeleti. dolabıma sığmıyor giydiğim karakterler. evde oturacak yer kalmadı hepimiz için. her birinin üzerinde ayrı yarım kalan hikayenin pis kokusu, eksiliyor ve yok oluyor zamanla.

...
tavla oynuyorduk o günlerde. her akşam eve yorgun geliyor, kapıyı açan bana düşkün, mutluluğa muhtaç adamı joker maskemle selamlıyor ve yüzüm gülerken içim kan ağlıyordu.
o zamanlar kendimi en çok şişhane levent metro hattında kendim olarak hissediyordum.

6 Mart 2013 Çarşamba

çok da phi phi

sekiz günlük uzakdoğu tatilinde çokça yazdım. aşağıdaki kısmı da tatilin en güzel yerinde yazdım. direk buraya aktarıyorum, oynamadan.

....

kağıdın yettiği kadar yazmalıyım. az kelimeyle. üstümde para, telefon ve sigara var sadece. dünya haritasının oldukça sağ altındayım, phi phi adasında. şu anda coldplay fix you çalıyor. gemiden inip sadece yürüdüm, buraya getirdi ayaklarım beni. coldplay cd'si çalıyor diye buraya oturdum. muz ağacı yapraklarıyla örtülü, kare bir bardayım. Ellilerinde bir amca, kardeşi gibi duran daha çalışkan kırklarında biri ve büyük ihtimalle çalışkanın oğlu olan yirmilerinin ilk yarısında bir çocuk var. Dünyadan uzak burayı işletiyor olabilirler. çocuk karşıdaki dükkandan şapka aldırdı bana, fotografımı çekti sonra kendiliğinden teşekkür amaçlı. adayı al dese ceplerime bakacak durumdayım. pürel bırakmış birisi barda, ne bu diye bana soruyorlar. çok şey çağrıştırıyor bana farklı farklı. önce siktir et diyorum türkçe, sonra da i don't know ingilizce. ikisinide anlamıyorlar. hiçbir şey anlamama haklarını kullanıyorlar. ben de bilmiyorum dercesine dudağımı büküp, ellerimi iki yana açıyorum. o zaman anlaşıyor ve gülüşüyoruz. yukarıda yazdığım cümlede -de'yi ayırmadığımı görüyorum.çok da sikimdeydi. Kayra'nın dediği gibi bilmediğin bir kıtaya, bilmediğin bir okyanusa gidelim siktir olup.

03.03.2013
11:52

bu da o anım.

9 Şubat 2013 Cumartesi

business class ile yolculuk

perşembe izmir'e gidip cuma döndüm iş için. katıldığım organizasyonun çapının büyüklüğünden ve beraber olduğum insanlardan ötürü benim biletim de gidiş dönüş business class kesildi. ilk kez business class yolculuk yapacaktım, hiçbir şey ifade etmemesinin yanında konuya dair aklımda olan tek bilgi cem yılmaz'ın konuyla ilgili esprileriydi.


ilkokuldaki önlük misali herkesin takım elbiseli olduğu bir güruhun içerisine yeşil pantolon ve kulağımda devasa kulaklıklarla girerek "kim lan bu erol egemen" algısı yarattım, çok da hoşuma gitti. istanbul'a dair hobilerinin başında cihangir merdivenlerinde tuborg gold içmek olan bir adamı, hoşgeldiniz beyefendi diye altın tepside tropik meyvelerin sulu halleriyle karşılayınca atla kelebek arasındaki ilişkiyi daha iyi anladım. yanımda oturan tanımadığım kadının bu tepside sunulan sıvılara "kivi suyu yok mu" diye cevap vermesiyle ayıldım. yine de iyi niyetimle "demek kivi suyunu her daim tüketiyor ki o yüzden burada da istedi" diye düşündüm içimden.

bir ara business class neden ve nasıl ortaya çıkmıştır diye düşündüm, cevap belli. sikko bir alter egonun goygoyundan başka birşey olamaz.

en can alıcı nokta ise hostesler. hizmet sektörü zor iş. ben de hizmet sektöründe sayılırım ama bizim işte en azından matematik var. yirmi tane kravatlı adam ve fönlü kadının etrafında dolanan on kişi olmaz zor iş. hava yolları şirketinin internet sitesinde "vizyonumuz yolcularımıza güler yüzlü, samimi hizmet etmek" yazıyor diye hostesler kırmızı kırmızı gülümsüyorlar. ekonomi sınıfında kalkış sırasında kulağındaki ipod'u işaret ederek "o aleti kapatır mısınız" diye azar kayan hostes, business class'ta güler yüzle sana dinlediğin şarkıyı sorup sonrasında kalkış sürecini açıklayıp, ipod'u kapatman için rica ediyor. cam açılsa ipod'u atacağım uçaktan dışarı, utanıyorum hostesin nezaketinden.

bir kahvaltı geliyor hem menemen ve su böreğiyle lokalizasyonu sağlıyorlar hem de yanında verdikleri greyfurt, kivi ve tadını bilmediğim bir meyveyle daha sağlık, doğallık temasını vurguluyorlar. pazarlama goygoyuyla tabir edersek "mükemmel bir glocalization örneği".

tabi herşey o kadar yapmacık ki. hiç izlemedim ama aşk-ı memnu dizisini izler gibi hissediyorum kendimi. bütün hosteslerin de mustafa sarıgülvari davrandığını farkediyorum. samimiyetsiz, yavan, yalan bir gülüşle hizmet ediyorlar.

gidiş yolcuğu bu şekilde devam edip sona eriyor.
cuma sabah ondaki dönüş uçağı yarım saat rötar yapıyor. uçağa binince hostesler o kadar özür diliyor ki zannedersin onlar bir salaklık yaptı. yine aynı tepside turunculu, yeşilli, sarılı sıvılar sunuluyor ben yerime oturduktan sonra. önceki gün sunum güzel geçmiş, keyfim yerinde. artık gerçek yüzümü göstermem gerekiyor. diyalog aynen şöyle gelişiyor.

- rakı var mı?
- rakı mı dediniz efendim?
- hee, rakı yok mu sizde?
- bir bakayım efendim, hemen geliyorum.
....
- efendim kusura bakmayın ama rakı servis edilemiyor sabah servislerimizde.
- haa, siz rakıyı hava kararınca içersiniz tabi sadece. o zaman viski vardır kesin, sen bana bir kadeh viski ver.
- emredersiniz efendim.
- tek buzlu olsun.

viski geliyor tabi.
bütün ekonomi teorilerine karşı yaşasın halkların kardeşliği!

28 Ocak 2013 Pazartesi

How Should a Person Be?

hayatımda okuduğum en anlamlı, ete kemiğe bürünen makale. her kelimesinin, cümlesinin altına imzamı atarım. hayatımın atatürk'ü hakan günday demiştim, eğer varsa bu da kutsal kitabı olsun.

Sheila Heti / How Should a Person Be?

“You remember the ‘Puer Aeternus’ - the eternal child - Peter Pan - the boy who never grows up who never becomes a man? Or it’s like in The Little Prince - when the prince asks the narrator to draw him a sheep.

The narrator tries and tries again, but each time he fails to do it as well as he wishes. He believes himself to be a great artist and can not understand why it’s not working. In a fit of frustration, he instead draws a box - something he can do well. When the prince asks how it’s a picture of a sheep, the narrator replies that it’s a picture of a sheep in a box. He is arrogantly proud of his solution and satisfied with his efforts. This response is typical of all puers.

Such people will suddenly tell you they have another plan, and they always do it in the moment things start getting difficult. But it’s their everlasting switching that’s the dangerous thing, not what they choose because people who live their lives this way can look forward to a single destiny, shared with others of this type - though such people do not believe they represent a type, but feel themselves distinguished from the common run of man, who they see as held down by the banal anchors of the world. But while others actually build a life in which things gain in meaning and significance, this is not true of the puer. Such a person inevitably looks back on life as it nears its end with a feeling of emptiness and sadness, aware of what they have built: nothing. In their quest for life without failure, suffering, or doubt, that is what they achieve: a life empty of all those things that make a human life meaningful. And yet they started off believing themselves too special for this world. But — and here is the hope — there is a solution for people of this type, and it’s perhaps not the solution that could have been predicted. The answer for them is to build on what they have begun and not abandon their plans as soon as things start getting difficult. They must work — without escaping into fantasies about being the person who worked. And I don’t mean work for its own sake, but they must choose work that begins and ends in a passion, a question that is gnawing at their guts, which is not to be avoided but must be realized and lived through the hard work and suffering that inevitably comes with the process. They must reinforce and build on what is in their life already rather than always starting anew, hoping to find a situation without danger.

Puers don’t need to check themselves into analysis. If they can just remember this - It is their everlasting switching that is the dangerous thing, not what they choose - they might consider themselves saved. The problem is the puer ever anticipates loss, disappointment, and suffering - which they foresee at the end of every experience, so they cut themselves off at the beginning, retreating almost at once in order to protect themselves. In this way, they never give themselves to life - living in constant dread of the end. Reason, in this case, has taken too much from life. They must give themselves completely to the experience. One thinks sometimes how much more alive such people would be if they suffered. If they can’t be happy, let them at least be unhappy - really, really unhappy for once, and then they might become truly human.”

24 Aralık 2012 Pazartesi

Altay Klubü Başkanı Sn.Hızlıok'a Açık Mektubum Var

Altay Spor Klubünün son iki dönemdir başkanlığını gerçekleştiren Ömer Hızlıok’u başarılı bulmuyorum. Bu koltuğun artık uzun vadeli planlar yapabilen, görev paylaşımını doğru delege edebilecek yönetimlere ihtiyacı olduğu açıkça görülmektedir. 2003’teki İstanbulspor maçından itibaren altı sene boyunca, o seneyi kurtaracak yönetimler geldi ancak hepsiyle maddi ve manevi anlamda aşağıya düştük. Kol kırılır yen içinde kalır dediler, iç kanamadan ölmek üzereyiz camia olarak. Tam da devre arasına denk gelen bu dönemde Altay Spor Klubü’nü düzlüğe çıkartacak bir yönetim ihtiyacında olduğumuzu düşünerek Sn.Hızlıok’a kendi sözü olan “istifa etmek de bir hizmettir” cümlesini bir kez daha hatırlatıp, aşağıda saydığım hizmet edemeyişlerinin üstüne bir hizmet bekliyorum.

1- Sn.Hızlıok yönetime girdiğinden beri cebinden, klube koyduğu parayı ibraz edebilir mi? Özellikle cebinden diyorum. Başkanlık sıfatının hakkını vermek, yönetimdeki insanlara öncü olmak adına bu para verilmeli gerekir diye düşünüyorum.

2- Eğer gerçekten biraz para koyduysa (özellikle biraz diyorum, tutar belirtmiyorum) özrümü dilerim, teşekkür ederim.

3- Gelir ve gider durumu ortada olduğu için yönetimin cebinden para çıktığını biliyoruz (bu konuda yönetimdeki herkese teşekkür ederim). İki yıldır, yönetimde cebinden para verip de dükkanlarına haciz gelenler, iflas bayrağını asanlar var mı, yok mu? Var, ben biliyorum.

4- Geçen seneki federasyon seçimleri öncesinde, anadolu birliği toplantısı izmir’de yapılacakken yapılmadı. Diğer önde gelen klup başkanlarına Ata Aksu’ya oy vereceğini belirttikten sonra, (Ata Aksu adaylıktan çekilse dahi) manevra yaparak oyunu Demirören’e vermesi kimi insanlar tarafından açıklanabilir olsa da Altay klubünü temsil eden başkanın, tüm Türkiye’ye örnek konuşmasından sonra bu hareketi yapması ayıptır, güven kırıcıdır, doğru değildir. Bugün birçok anadolu klubünün başkanı, en başta bu yüzden Sn. Hızlıok hakkında olumsuz tabirler kullanıyor. Ama Sn. Hızlıok Demirören’e sonuna kadar güveniyor
(http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=20021591) .

5- Geçtiğimiz sene tesislere yapılan “başkanlık odası”nın maliyeti nedir, daha da önemlisi bunu gereği var mıdır? Bu odanın maliyetiyle klupte aylardır maaş alamayan personelin maaşı karşılanamaz mıydı? (http://www.yeniasir.com.tr/Spor/2011/10/08/bir-proje-de-altaydan)

6- Tesislerdeki yemekhanenin dönmesi için çıkartılması gereken para (aylık yaklaşık 1.000TL), yönetimdeki birtakım insanlar tarafından karşılandıktan sonra muhasebede masraf kalemi olarak gösterilip neden tekrar aynı insanların cebine giriyor?

7- Son üç kamp döneminde binilen uçakların, kalınan otellerin masrafının ödenmemesiyle birlikte üç tane turizm acentasının ocağına incir ağacı diken bir klubün başkanı olmak Sn.Hızlıok’u rahatsız etmeyebilir ama benim tuttuğum takımın bu şekilde anılması benim canımı acıtıyor. (http://www.gazeteyenigun.com.tr/spor/107507/altay-siftahi-yapti )

8- Bir buçuk senedir ortak iş yapılan birçok mecraya güvensizlik ortamı yaratıldı, gelen futbolcular paralarının yarsını bile alamadan ya federasyona başvuruyor ya da bonservisi alacaklarına sayılıyor. Böyle mi yönetiliyor Altay klubü?

Yukarıda saydıklarımın hepsi klubün itibarını zedeleyen konular. Mayıs 2008’de Emin Önal’ın başkan adaylığı durumu söz konusu olduğunda da bir yazı yazmıştım, herşeyi ortaya koyarak, bilenler bilir. Özetle şunu diyorum; gencecik çocuklar aslan gibi top oynuyorlar ellerinden geldikçe, buna asla lafım yok ama Altay klubü başkanlığı hesapsız, kitapsız yönetilecek bir merci değildir. Hesapsız, kitapsız gelinip de hakkında olumsuz konuşturacak fırsatlar verilmemesi gerekir. Birçok gelir ve gider üstüne doğru iş planının oluşturulup yönetilmesi gerekir. Klüp yüzüncü yılına gelmişken bu reputasyonu değiştirmemiz gerekiyor. Bu reputasyon hem bizi lekelemeye devam edecek hem de şu anda ucunda bulunduğumuz o uçurumun derinliklerine gömecektir. Bunları bilenler yok mu, tabiki de fazlasıyla var. Daha önce de belirttim, birtakım gerçekler su yüzüne çıkana kadar, bu klüp kurtulana kadar maddi ya da manevi elimden geldiğince taşın altına elimi sokmaya hazırım. Herşeyin öncesinde bu yönetimin görevi bırakması lazım. Sn.Hızlıok, lütfen istifa.

27 Kasım 2012 Salı

kids 5-12 ABC1

aşağıdaki yazışma, canım kardeşim onur erdem'in bugünkü yazısını yayınlamadan önce bana attıktan sonra yazdığım cevap. ne farkımız var camus ve sartre'tan. benim hayalim ütopya. eşitlik istiyorum, adilik istemiyorum. samimiyet istiyorum. kuralları ben koymadım, koyulanları da çok kabul ettiğim söylenemez.


not: yazının başlığını bana bir fransız sormuştu sunumun birinde. neden 5-12 abc1 hedef kitlesi yok demişti. çocuklarda SES ölçemiyoruz dedim. bunun ailesi yok mu, onların SES grubu ne demişti. o zaman içimden kalan bir cevap: çocuğun SES grubu mu olur amına koyayım, çocuk lan bu!



.....
çalışamadığımdan bahsediyorum dostlara bu aralar. keyfimin olmadığını, içimin artık almadığını anlatıyorum. aynı sıkıntılardan mütevelli aynı isyanlar. bu kez tonu düşük, ne yapıyorsam kendime yapıyorum. hakan günday romanlarındaki kadar canlı olmasa da günümüz şartlarında kendimi öldürüyorum. most modern suicide. siktir lan, konu bu değil.

bugün bir mail düştü şirkete. içeriden biri tüm çalışanlara yollamış. yedi yaşındaki kızı resim yarışmasına girmiş, rekabet kuvvetliymiş, destek lazımmış. beynimden vurulmuşa döndüm. yedi yaşındaki çocuğun resim yarışmasındaki birinciliği için 170 kişiye mail atmak. Benim annem beni ders çalıştırırken kitabın arkasındaki cevap anahtarını yırtardı arkadan bakmayayım diye. zaman değişmiş belli ki, zafere giden her yol mubahtır mantığı plazalardan evlere de girmiş. eski bayramlar gibi eski anneler de yok. burada bence asıl üzerine düşünülmesi gereken gizli özne. yedi yaşında pastel boyayı hayatının merkezine koymuş, resim yarışmasına katılan çocuk. ama rekabet içerisinde bir çocuk. mesela ben yüzmeyi sekiz yaşında öğrendim, yedi yaşımda hala denize girdiğimde babam da benimle denize girerdi. etrafı kolaçan ederdi, beni kollardı, yüzmeyi de o öğretti bana. beni yedi yaşındayken hedefleri olimpiyatlara katılmak olan yaşıtlarımla rekabet edeyim diye havuza atmadı. hatırladığım kadarıyla yedi yaşında ayakkabılarımı da bağlamayı yeni öğrenmiştim. geceleri mahalleye inmeme izin yoktu, gerçi artık çocuklar sokakta oynamıyor sanırım. tüm bu saydıklarım bile benim için yeterince zordu. en büyük artım okuma ve yazmayı beş buçuk yaşında öğrenmekti. bu da annem ve babam için yeterli bir gurur kaynağıydı. bir ara okula ikinci sınıftan başlamam gündeme gelmişti. valide hırslıydı. "başlatalım, bizim oğlan çok zeki çocuk maşallah" diye anlatıyordu eşe dosta. babam da duydu bunu bir kez, rakı içiyordu. bizim evde çok rakı içilirdi."ogan, birinci sınıftan başlayacak okula, akranlarıyla. futbol oynayacak onlarla, futbolda fizik fark ettirir bu yaşta. oğlanı ezmesinler." diye noktayı koydu konuya. o zamanlar borusu öterdi valideye. peder bey hem validenin insanlara ukalalık yapmasından rahatsızdı çünkü çocukları çok severdi hem beni erkek gibi yetiştirip futbolu iyi oynamamı istiyordu hem de ezilmemi istemiyordu. valide de o zamanlar peder bey'in gözlerinin içini gördüğünde gözleri parıldadığından paralize olup tamam turgay derdi, her tamamda da ayrı aşık olurdu. annemin gözleri o kadar parlardı ki bana uzaylı zekiye'yi çağrıştırırdı. ben altı, yedi yaşlarımı böyle hatırlıyorum. resmim de hiç iyi olmadı bu arada.

bu arada şirkette herkes aynı ip'den giremediğinden, şirketten tek oy gitti ressam adayına. rekabet derneği kurallarına uymuyor herhalde aynı ip'den birden fazla oy vermek. bunu gören ahali yayılımı arttırmak için sosyal medyadan link paylaştı. gerçekten çok kötü bir insanım. neler düşünüyorum.