11 Kasım 2012 Pazar
Altay 10.Hafta
on haftanın özetidir bu:
Sen nezir ile bora'yı motive edersen, serhat da cezadan dönünce üç transfer yapmış olursun. bu çocukları takıma kazandırmak hocanın görevidir. bizim transfere değil vizyona ihtiyacımız var. sen içeride 60.dakikada tek forvete dönersen, maç sırasında yaratıcılık getirecek iki adamı kadro dışı bırakırsan, hem 38'lik apak'ı hem de gencecik çocukların öperek tribüne koştukları armayı yere atan kuday'i 90 dakika oynatırsan, kusura bakma hoca ama biz de sana tepki gösteririz. tamam hiç birimizin antrenör lisansı yok ama biz de beyzbol izleyerek büyümedik.
6 Kasım 2012 Salı
gecmis bayraminiz kutlu olsun
susurluk'ta farkına varıyorum izmir'de birilerinin olduğunun. bir önceki gidişimde, yatacak bir ev bulamayıp kordonun çimlerinde uykuya terk ettiğim bedenim belki bu kez yatacak bir yer arzuluyordu ama beynim yine de bu eylemi ısrarla inkar ediyordu.
valide sultan dedim, "susurluk'tayım geliyorum". sevincini dile getirmesine izin vermeden kapattım, bir önceki arayışım geçen bayram olduğu için şaşkınlıkla açtığı telefonumu. telefonla olan ilişkim platform fark etmeksizin aynı frekansta. herkesin telefonu her zaman açılmaz.
on buçuk sularında kilisenin arka sokağındaki evin kapısını açmak üzere anahtarımı arar haldeydim. istanbul'da unuttuğumu fark edip zile bastım. insanın kendi evine kapıyı çalarak girmesi kadar aciz bir duygu yoktur. adamın karakteri anahtarlığından belli olur. tüm bunların üstüne zil yordamıyla açılan kapı sıkışmıştı ve omuzlayarak açmam gerekiyordu. bir iki başarısız deneme. anahtarı olmamasını geçtim, insanın evine kaba kuvvet kullanarak bile girememesindan bahsediyorum. ardından "geldim, geldim!" diye hem içtenlik, hem özlem hem de ayakların yere sürtülerek yürünmesinden ötürü bir tabansızlık ve sitem kokan annem içeriden açıyordu sokak kapısını. külliyen saçmalık.
evden içeriye geçer geçmez bir sarılma seansı, ardından validenin "iş nasıl, eda nasıl, onur nasıl, sağlığın nasıl" sorularına sırasıyla, "iyi, iyi iyi, e o da iyi işte, iyi yaa anne herkes çok iyi sıkıntı yok" cevaplarıyla karşılık verirken, kendisi file önüne doğru gelen serena williams edasıyla çiftli koltukta yerini alıyor, beni de tam karşısına almak istediğinden tekli berjeri işaret ediyordu. "paranın kıymetini biliyorsun değil mi, aman yavrum" adlı sağ köşeye bıraktığı smacını, sol bekentle onun arka köşesine "hadi gel çıkalım bir kaç bira içelim ben zaten yarın sabah gideceğim" olarak bırakıp, sayıyı kapıyordum. hem istediği soruyu ayık kafa cevaplamayacaktım hem de yarın "sabah gideceğim" adlı viralimle "nereye, kimle, nasıl" gibi sorularla dolu bir kısa film çekme ihtimali veriyordum valideye, ben sarhoş olana kadar.çok zor be anne!
valide sultan ben daha fazla içmeyeyim diye birayı gerdanına 3x hızla dökerken iki saati geçirdik biz. ben o sırada bizim altaylı yakupla karşılaşıp on dakika muhabbet ettim, yerime dönüp onun "altay'da topçu bizim" arapasıma, "altay'ı da bıraktım diyordun, nasıl durum" verkaçıyla cevap verince ben de "bir yıl on ay yedim anne mahmut davasından" diye golü yapıştırdım. validenin "baban da böyle yapardı" şeklindeki tepkisi, orta hakem ve yardımcı santraya koşarken gelen bir ofsayt itirazından farksızdı.
saat bire geliyordu. normal insan evladı gibi üstelik ertesi gün bayramın ilk günüyken eve gidip yatmak caizdir. ama bu skor bana yetmiyordu ve bir gol daha gerekiyordu. hesabı isteyip, yürümeye başladığımızda valide "eve de yürürüz şimdi, açılırız" kontra atağıyla kaleyi yoklasa da, ben iki pasta "yok buradan taksiye binelim, ben seni eve bırakayım, oradan da babama giderim bir de onu göreyim" ile gole gidiyordum ve taraftarlar çılgına dönüyordu. hangimiz çıldırmadık ki?
tenis ve futboldan sonra triatlonumuzu ağır siklette "why always me?" ünvanını korumak için boks ile tamamlayacaktık. en sevdiğim spordur.
70'lik bazooka ve 3 tane ice tea green tea alıp çiçekçi mehmet abi'nin dükkana gittim. bayramda çok iş oluyor diye peder, mehmet ve tanju kardeşlere yardım ediyordu. rakıyı, çayı, ekmeği paylaşıyorlardı. votkayı bugüne dek sek dışında sadece vişne ile tüketen bir platforma hem soğuk hem de yeşil çayı votka ile içirmek sabır ve emek istiyordu. ama eninde sonunda amaca ulaşılıyordu. saat birle, üç arası bir yetmişlik, iki sürahi çay, bolca muhabbet ettik. o iki saat içerisinde kimi muhabbetler çok hoşuma gitti, kimi anlarda "ne arıyorum lan burada" dedim kendime. en hoşuma giden anda ne işim var ulan burada deyince izin istedim.
peder beyle yürüdük. sonra bir ara oturduk tren istasyonunun orada. ortaokul son sınıfta o köşede servis beklerdim ben. "hatırlar mısın şu köşede servis bekleyeli kaç sene geçti" diye sordum yalpalaya yalpalaya. bir kaç tahminde bulundu. on dört sene olmuştu ben o köşede servis bekleyeli. hayatımın yarısı. sarhoşluğumun da etkisiyle peder beyin üstünde dolaşan hüzün bulutlarını yağmura dönüştürürcesine hayatımın herhangi bir yarısına anlatmaya yelteniyordum. hangi yarısını anlatırsam anlatayım benim daha beyaz olduğum bir yarı olacaktı. o yüzden anlatmadım. iki nefesi kalan aklım kazandı ve anlatmadım. bizim evin sokağının köşesine kadar geldi benimle peder bey. normalde tren yolunun diğer tarafına geçmez. dört yol ağzına gelince "bizim muratların kuyumcu hala açık mı yeaaa" derken ben, bazooka da etkisini gösteriyordu.
sonra sarıldık. eyvallah dedik birbirimize. anahtarı almıştım yanıma bu kez. sokak kapısına anahtarı nişan alacakken geri gelip arkama baktım. babamın doksan derece duran vücuduna, boynunu da ekleyince yüz seksen yerine yüz elli derece açı yapıyordu. göz göze geldik, karşılıklı ellerimizi kalplerimize vurduk. benim kaba kuvvet kullanarak bile giremediğim o evin sokağına bile giremiyordu babam. doksan beş yılında para biriktirerek aldıkları, evimiz dedikleri, ikinci kez bile evlendikleri yere, karısından olan çocuğunu girerken izliyordu. birazdan ışık açılacaktı ve onlar tatlı yuvalarında uyuyacaklardı. normalde öyle olurdu ama bizde öyle olmuyor. içeride büyük bir kıyamet kopacaktı ve babam bunu da biliyordu. bunları bile bile o evde olmak için can attığını da ben biliyorum. ama onun da iyi anlayacağı bir tabirle "keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner".
evet ben eve irince ışık açıldı, valide "saat kaç" diye böbreklerime çalışmaya başladı. bense gece boyunca gördüklerimden ötürü duygusal patlamalar içerisindeydim ve alkol de başımı haylice döndürüyordu. sigara yaksam apartman havaya uçardı. ama uçsa da çok güzel olurdu. bugüne dek karşılaştığı elli altı müsabakadan elli iki nakavt ile ayrılmış, maçın mutlak favorisine karşı mücadeleyi son rounda taşımak da büyük başarıydı. köşesine kaçan bir boksör edasıyla üstümdekileri çıkartıp, yatağa girdim. maç umrumda değildi, daha fazla uzasın istemiyordum kaybetsem de olurdu. valide söylenmeye devam ediyordu. ışığı da kapattım. yorganı çektim üstüme. valide eskiden kalma bir alışkanlıkla ışığı kapattıktan sonra da belli bir süre söylenmeye programlanmıştır. onu da bildiğimden ikinci cümlesinin bitmesi için kendimi sıktım. çok kötü vuruyordu ve üçüncü cümleye başlamasını beklemem yetecekti çünkü o cümle hep yarım kalırdı. azalarak, kasedin son şarkısı gibi. öyle de oldu.
bir dakikalık sessizlik.
o bir dakika içerisinde ben tüm yaşadıklarımı hızlandırılmış versiyonuyla tekrar izledim. yattığım odada bana ait hiç bir şey olmadığı düşündüm. ne bir gömlek, ne bir pantolon, ne de bir çorap. sadece kolumdan çıkarttığım altın sarısı casio. bunların hepsi ağır geldi. başımın dönmesine de daha fazla katlanmama gerek kalmadığını düşünüp hatta tuvalete kadar gitmeme gerek bile olmadığına inandım. ne var ne yoksa kustum. simsiyahtı. içim geçmiş dedim o sırada kendime, hatırlıyorum. mutlu da oldum. rahatlıyordum. validenin karşısında hiç bu kadar aşağılık ve kendim olarak kalmamıştım. bir aparkatla bitirmiştim işi. yenilmezi yeniyordum. elli yedinci maçında ilk mağlubiyetini benden alıyordu. ne kadar önemli!
duş aldım. temizlendim. o sırada ışıklar kapanıp, üçüncü cümleler de kurulamamıştı. odada yatamıyordum, salonda ikame ediyordum bu gecelik. koltukta uyuyakalmak hoşuma gidiyor. öyle düşündüm.
ipod'u çıkardım.
gümüşlük bu kadar.
iyi bayramlar.
duman - gönül
Hepimiz bir misafiriz
Zaman gelince göçeriz
Ecel acı can alırken
Her şeyimizden geçeriz gönül
valide sultan dedim, "susurluk'tayım geliyorum". sevincini dile getirmesine izin vermeden kapattım, bir önceki arayışım geçen bayram olduğu için şaşkınlıkla açtığı telefonumu. telefonla olan ilişkim platform fark etmeksizin aynı frekansta. herkesin telefonu her zaman açılmaz.
on buçuk sularında kilisenin arka sokağındaki evin kapısını açmak üzere anahtarımı arar haldeydim. istanbul'da unuttuğumu fark edip zile bastım. insanın kendi evine kapıyı çalarak girmesi kadar aciz bir duygu yoktur. adamın karakteri anahtarlığından belli olur. tüm bunların üstüne zil yordamıyla açılan kapı sıkışmıştı ve omuzlayarak açmam gerekiyordu. bir iki başarısız deneme. anahtarı olmamasını geçtim, insanın evine kaba kuvvet kullanarak bile girememesindan bahsediyorum. ardından "geldim, geldim!" diye hem içtenlik, hem özlem hem de ayakların yere sürtülerek yürünmesinden ötürü bir tabansızlık ve sitem kokan annem içeriden açıyordu sokak kapısını. külliyen saçmalık.
evden içeriye geçer geçmez bir sarılma seansı, ardından validenin "iş nasıl, eda nasıl, onur nasıl, sağlığın nasıl" sorularına sırasıyla, "iyi, iyi iyi, e o da iyi işte, iyi yaa anne herkes çok iyi sıkıntı yok" cevaplarıyla karşılık verirken, kendisi file önüne doğru gelen serena williams edasıyla çiftli koltukta yerini alıyor, beni de tam karşısına almak istediğinden tekli berjeri işaret ediyordu. "paranın kıymetini biliyorsun değil mi, aman yavrum" adlı sağ köşeye bıraktığı smacını, sol bekentle onun arka köşesine "hadi gel çıkalım bir kaç bira içelim ben zaten yarın sabah gideceğim" olarak bırakıp, sayıyı kapıyordum. hem istediği soruyu ayık kafa cevaplamayacaktım hem de yarın "sabah gideceğim" adlı viralimle "nereye, kimle, nasıl" gibi sorularla dolu bir kısa film çekme ihtimali veriyordum valideye, ben sarhoş olana kadar.çok zor be anne!
valide sultan ben daha fazla içmeyeyim diye birayı gerdanına 3x hızla dökerken iki saati geçirdik biz. ben o sırada bizim altaylı yakupla karşılaşıp on dakika muhabbet ettim, yerime dönüp onun "altay'da topçu bizim" arapasıma, "altay'ı da bıraktım diyordun, nasıl durum" verkaçıyla cevap verince ben de "bir yıl on ay yedim anne mahmut davasından" diye golü yapıştırdım. validenin "baban da böyle yapardı" şeklindeki tepkisi, orta hakem ve yardımcı santraya koşarken gelen bir ofsayt itirazından farksızdı.
saat bire geliyordu. normal insan evladı gibi üstelik ertesi gün bayramın ilk günüyken eve gidip yatmak caizdir. ama bu skor bana yetmiyordu ve bir gol daha gerekiyordu. hesabı isteyip, yürümeye başladığımızda valide "eve de yürürüz şimdi, açılırız" kontra atağıyla kaleyi yoklasa da, ben iki pasta "yok buradan taksiye binelim, ben seni eve bırakayım, oradan da babama giderim bir de onu göreyim" ile gole gidiyordum ve taraftarlar çılgına dönüyordu. hangimiz çıldırmadık ki?
tenis ve futboldan sonra triatlonumuzu ağır siklette "why always me?" ünvanını korumak için boks ile tamamlayacaktık. en sevdiğim spordur.
70'lik bazooka ve 3 tane ice tea green tea alıp çiçekçi mehmet abi'nin dükkana gittim. bayramda çok iş oluyor diye peder, mehmet ve tanju kardeşlere yardım ediyordu. rakıyı, çayı, ekmeği paylaşıyorlardı. votkayı bugüne dek sek dışında sadece vişne ile tüketen bir platforma hem soğuk hem de yeşil çayı votka ile içirmek sabır ve emek istiyordu. ama eninde sonunda amaca ulaşılıyordu. saat birle, üç arası bir yetmişlik, iki sürahi çay, bolca muhabbet ettik. o iki saat içerisinde kimi muhabbetler çok hoşuma gitti, kimi anlarda "ne arıyorum lan burada" dedim kendime. en hoşuma giden anda ne işim var ulan burada deyince izin istedim.
peder beyle yürüdük. sonra bir ara oturduk tren istasyonunun orada. ortaokul son sınıfta o köşede servis beklerdim ben. "hatırlar mısın şu köşede servis bekleyeli kaç sene geçti" diye sordum yalpalaya yalpalaya. bir kaç tahminde bulundu. on dört sene olmuştu ben o köşede servis bekleyeli. hayatımın yarısı. sarhoşluğumun da etkisiyle peder beyin üstünde dolaşan hüzün bulutlarını yağmura dönüştürürcesine hayatımın herhangi bir yarısına anlatmaya yelteniyordum. hangi yarısını anlatırsam anlatayım benim daha beyaz olduğum bir yarı olacaktı. o yüzden anlatmadım. iki nefesi kalan aklım kazandı ve anlatmadım. bizim evin sokağının köşesine kadar geldi benimle peder bey. normalde tren yolunun diğer tarafına geçmez. dört yol ağzına gelince "bizim muratların kuyumcu hala açık mı yeaaa" derken ben, bazooka da etkisini gösteriyordu.
sonra sarıldık. eyvallah dedik birbirimize. anahtarı almıştım yanıma bu kez. sokak kapısına anahtarı nişan alacakken geri gelip arkama baktım. babamın doksan derece duran vücuduna, boynunu da ekleyince yüz seksen yerine yüz elli derece açı yapıyordu. göz göze geldik, karşılıklı ellerimizi kalplerimize vurduk. benim kaba kuvvet kullanarak bile giremediğim o evin sokağına bile giremiyordu babam. doksan beş yılında para biriktirerek aldıkları, evimiz dedikleri, ikinci kez bile evlendikleri yere, karısından olan çocuğunu girerken izliyordu. birazdan ışık açılacaktı ve onlar tatlı yuvalarında uyuyacaklardı. normalde öyle olurdu ama bizde öyle olmuyor. içeride büyük bir kıyamet kopacaktı ve babam bunu da biliyordu. bunları bile bile o evde olmak için can attığını da ben biliyorum. ama onun da iyi anlayacağı bir tabirle "keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner".
evet ben eve irince ışık açıldı, valide "saat kaç" diye böbreklerime çalışmaya başladı. bense gece boyunca gördüklerimden ötürü duygusal patlamalar içerisindeydim ve alkol de başımı haylice döndürüyordu. sigara yaksam apartman havaya uçardı. ama uçsa da çok güzel olurdu. bugüne dek karşılaştığı elli altı müsabakadan elli iki nakavt ile ayrılmış, maçın mutlak favorisine karşı mücadeleyi son rounda taşımak da büyük başarıydı. köşesine kaçan bir boksör edasıyla üstümdekileri çıkartıp, yatağa girdim. maç umrumda değildi, daha fazla uzasın istemiyordum kaybetsem de olurdu. valide söylenmeye devam ediyordu. ışığı da kapattım. yorganı çektim üstüme. valide eskiden kalma bir alışkanlıkla ışığı kapattıktan sonra da belli bir süre söylenmeye programlanmıştır. onu da bildiğimden ikinci cümlesinin bitmesi için kendimi sıktım. çok kötü vuruyordu ve üçüncü cümleye başlamasını beklemem yetecekti çünkü o cümle hep yarım kalırdı. azalarak, kasedin son şarkısı gibi. öyle de oldu.
bir dakikalık sessizlik.
o bir dakika içerisinde ben tüm yaşadıklarımı hızlandırılmış versiyonuyla tekrar izledim. yattığım odada bana ait hiç bir şey olmadığı düşündüm. ne bir gömlek, ne bir pantolon, ne de bir çorap. sadece kolumdan çıkarttığım altın sarısı casio. bunların hepsi ağır geldi. başımın dönmesine de daha fazla katlanmama gerek kalmadığını düşünüp hatta tuvalete kadar gitmeme gerek bile olmadığına inandım. ne var ne yoksa kustum. simsiyahtı. içim geçmiş dedim o sırada kendime, hatırlıyorum. mutlu da oldum. rahatlıyordum. validenin karşısında hiç bu kadar aşağılık ve kendim olarak kalmamıştım. bir aparkatla bitirmiştim işi. yenilmezi yeniyordum. elli yedinci maçında ilk mağlubiyetini benden alıyordu. ne kadar önemli!
duş aldım. temizlendim. o sırada ışıklar kapanıp, üçüncü cümleler de kurulamamıştı. odada yatamıyordum, salonda ikame ediyordum bu gecelik. koltukta uyuyakalmak hoşuma gidiyor. öyle düşündüm.
ipod'u çıkardım.
gümüşlük bu kadar.
iyi bayramlar.
duman - gönül
Hepimiz bir misafiriz
Zaman gelince göçeriz
Ecel acı can alırken
Her şeyimizden geçeriz gönül
15 Ekim 2012 Pazartesi
Joey Barton - Sunday Times 14102012
'The fans love me for being a rogue. They just tell me to kick people'
Joey Barton, perennial bad boy of English football, has made a fresh start in France
By Jonathan Northcroft - Sunday Times
The Mediterranean twinkles; blue and bejewelled. It's mid-October but the temperature is 70 degrees: he gazes down to Cassis harbour, with its pretty boats and pavement restaurants, where he'll have a seafood dinner in T-shirt and shorts. The villa has a Santa Monica feel and Barcelona chairs. Chic.
Sometimes he saunters out here, to the balcony, and into his head pops George Best's old ironic line: "Where did it all go wrong?"
"I've come from a council estate in Liverpool," he muses, "a little different to this place. There a spectacular sight is a burning car." Even if his "journey" had been different, being here would feel remarkable. But he's Joey Barton and this stop-off seems a miracle.
He's been in prison, battled alcoholism and problems with anger and violence, braved Newsnight, amassed more Twitter followers (1.76 million) than Paul McCartney and gone to the brink of losing his livelihood several times. Now he's in this sunny place, coffee on the balcony, partner Georgia and baby son Cassius playing indoors.
He wants to grasp this fresh start and one day — though "I'm expecting to live till about 120" — we could be chiselling on his gravestone: "He Fell From A Great Height But Landed On His Feet."
Before his season-long loan to Marseilles, Queens Park Rangers had blocked him from joining Football League newcomers Fleetwood Town. In League Two he just wanted to reconnect with his love for the game. Now, at the French League leaders, he can have greater ambitions. He hopes to "reinvent" himself as a holding player, perhaps contend for an England place again, and please 60,000 fans packing the Stade Velodrome rather than Fleetwood's average 2,500 gate.
He's "training like a demon", lean, "the fittest of my career", providing two assists on his home debut, a 5-1 Europa League win against AEL Limassol. He can't play in Ligue 1 for another month because of the 12-game ban incurred for elbowing Carlos Tevez, kicking Sergio Aguero and then confronting Vincent Kompany in a melee in the final game of the season at Manchester City.
Last season was a sudden regression for Barton: before being given red cards against Norwich and then City he'd been sent off once in six years. By presenting one of football's most active and inquiring minds — via social media — he'd shown a different side of himself. May's meltdown enabled people to stuff him back in a box marked: "Do Not Touch."
He says: "Part of me thinks, 'Is it self-sabotage?' Am I acting the villain because people think I'm a villain?" He makes no excuses. But there were circumstances.
He'd promised the Rangers owners: "You won't go down if you sign me." Trolls were tweeting about relegation.
QPR's fans "didn't particularly like me" and he was locked in a poisonous relationship with his manager, Mark Hughes.
He says: "Tevez punched me. It was the spark that lit the bonfire.
But the bonfire was already piled up and soaked in petrol. I was having a lot of problems. I'd started drinking again, which few people know, backsliding after a couple of years on the wagon. I was really struggling. Personally and professionally not all was what it seemed.
"Afterwards, you know you've done wrong, it's best to put your head in the sand, let everything settle. Of course that wasn't what I did, I continued kicking myself by going to war on Twitter. I look, now, and think, 'Idiot'. But I can't change it. All I can do is learn." He knows: "I f***ed up."
But when you watch the incident on YouTube, there's something cartoonish about the fracas. He doesn't even touch Kompany. Absolutely the worst thing to happen on an English football field? That's what his 12-match ban, the record for an English player, implies.
"The FA charged me for separate offences that took place in the same 25-second sequence," Barton says. "Yet Pablo Mills [banned for six games for brawling while with Crawley Town] threw a number of punches but was charged for one offence. Paolo di Canio [banned for 11 games in 1998 while playing for Sheffield Wednesday] fights a player, gets sent off, pushes the referee over, raises his hands to Nigel Winterburn ... "In the cold light of day, noone was dead. Aguero got a dead leg. It self-evidently didn't affect him because 20 minutes later he was scoring the winner. Tevez and Kompany were fine.
"I think the FA reckoned I'd appeal and they could make it nine games. Maybe by not appealing I won a small, perverse victory. Because it makes them look bad. John Terry got four games. Luis Suarez eight. So I'm Terry plus Suarez? "What it says is, if I'd racially abused the City players I'd have got a lot less than for 30 seconds of the red mist descending. What message does that send to kids? Where does that leave 'Kick Racism Out Of Football'?"
QPR rejected his offer to resign from the club yet Hughes made clear that he was unwanted, ordering him to train with academy players. Things further soured when Barton rejected a loan move to Sheffield Wednesday. Fleetwood got blocked. "My selfesteem was out of the window," he says. Then came a moment when life just clicked.
His representative, Willie McKay, was negotiating Stephane Mbia's move to QPR from Marseilles when he said to the French club's largerthan-life sporting director, Jose Anigo: "Fancy Joey?" Mais oui was the immediate response. Did Barton fancy Marseilles? Enough to forfeit £500,000 in wages to join for the season.
Marseilles, France's "rebel city", mother of Zinedine Zidane and Eric Cantona, seemed perfect for a bad boy — confirmed when 'L'OM' fans unfurled a banner that read: "Welcome Sweet and Tender Hooligan".
"My slate's never going to be clean but I think I've found a football club who love me for being a bit of a rogue," he says. "It's an embodiment of what the Marseilles fan is. The Marseilles fan isn't your middleclass toff. Marseilles is a gritty, dark, urban melting pot. Out and about you see a lot of symbolism, graffiti, Che Guevara stuff. Outlaw. Rebellious. Anti-Paris. I've been shown real warmth — and I've hardly played. I feel humbled by that.
"I've been dry since the summer. Focused. Living right. I want to go to war for this club and be successful. I'm very, very confident I'll pull it off."
The training ground is 20 minutes away, between Cassis, a coastal village, and the sprawl of the city. Barton tries to be first there, last to leave. He's learning French and already chatting to teammates in pidgin language. The other day he was bantering about Britain being best. "Because of all our inventions," he laughs. "Mind you, I was claiming everything. Sewage — I know that was the Romans. The best they came up with was bikinis ... and scuba equipment!" His two Europa League games suggest he'll also fit in on the pitch. Marseilles, with young, expressive talents such as Mathieu Valbuena and the Ayew brothers, Andre and Jordan, wanted a tough, experienced pro to drive others. He feels he can slot in beside Benoit Cheyrou as one of two holding players. Barton can certainly tackle, has a passing range and decent tactical brain — and has reinvented himself once before, improving his crossing and set-pieces to play wide at Newcastle.
He says: "I believe I could be a really good 'No 6'. If you look at the skills set, I've got it. In England, because I have an engine, I was brought through as a box-to-box, stereotypical midfielder. Here they don't believe in that. They believe in the 'Destroyer', the Makelele, the 'Water Carrier', the Deschamps.
We have some wonderful creative players and I can be just the player to do their dirty work. When I first came, fans were saying, 'Barton, just kick people'. I was laughing, thinking what a great position to be in. All they expect from me is hard work and getting stuck in — well, that's second nature. Wait till they realise I can play as well.
"The only place you develop is outside your comfort zone and here — new league, new dressing room, world watching — I will find out something about myself. And I'm a f***ing good player. I want to prove it. So many people underestimate how much I bring to the table as a player."
He can't imagine rejoining QPR. "The analogy is, I pulled the baseball bat out through my own stupidity. The FA took it and beat me. I thought QPR would, rightly, chastise me but they picked the bat off the ground and continued the beating. I was no longer the marquee signing. I was a commodity whose stock had dwindled. You get a gut feeling for things. I walked into QPR and straightaway thought, 'this isn't right'. I'd left a club I loved, Newcastle, and I knew I'd come for money and think I was always uneasy from that moment on. I'd sold out a bit.
"On my first captain's list was 'six plugs' because the players — at a Premier League club — were plugging up the baths with tissue paper. Tinpot stuff. They were paying people massive money but not spending on the basics."
He goes on in this vein but later asks for a lacerating torrent about Hughes to be off the record. Progress for Joey.
Things have not "all gone right", not yet, but our traveller might have found the path. He's 30 now and reflects: "As you get older, you don't want to fight the world so much. You prioritise. When I was young, I wanted to win every battle, every day. Now I think, 'You know what? Have that one'. What I need is to win the war. It's something I'm only learning now.
"I've scrapped all my life. Back me into a corner and I'm born to fight my way out. The problem is: how many times can you do that? How many times can you go to the well? When I went to jail they said I'd never play again. I did. I have fortitude. But in the summer it dawned, 'I've got enough in me this time. The fire's burning. But am I getting toward the bottom of the well here?' Next time I might not be able to fight back. So I've got to try and protect against there being a next time."
Read more from Joey Barton at joeybarton.com
BARTON SPEAKS OUT ON...
MONEY
'Sometimes I look at my son and think, "He won't have the same upbringing I had". Is that a good or a bad thing? My upbringing gave me a lot of bad traits but also a lot of life skills - and good, working-class values. Money shouldn't define you. I went from being on £70,000 a week at Newcastle to being on £7.50 a week in jail. I found I coped reasonably well. I've spent fortunes in FA fines but I look upon that as a tax I have to pay for being my own man'
ASHLEY COLE/ TWITTER/ THE SECRET FOOTBALLER
'I feel for Cole. Okay, you can't tweet the exact words he did - but if that's what he thinks, that's what he thinks. What's the harm? It got petty ... "Will he get to be captain when he wins his 100th England cap?" But that's the pettiness of the FA. People talk about regulating players on Twitter but how? Fortunately, we don't live in a totalitarian state. And as for The Secret Footballer?' Far too PC for me. If you haven't got the b******s to say it's you, what's the point?'
NIETZSCHE AND PLANS FOR UNIVERSITY
'I get criticised for quoting Nietzsche. That's strange, isn't it? I think it's a case of "Working-class footballer - know your place".
'I've got 10 GCSEs, but of course people don't want to know anything about that. My missus has a degree and I'd like to get one too, and I probably will at some stage. It's one of my regrets that because of the career I've had in professional football, I didn't get the chance to go to university'
THE 12-GAME RECORD BAN
Barton is playing Europa League? Barton is playing Europa League games but can't make his French league debut until Marseilles' 'Derby de la Cote D'Azur' v Nice on November 11, because of a 12-game ban imposed for a red card and two counts of violent conduct while playing for QPR at Manchester City, above. It is a record punishment for onfield offences by an English player - yet Barton's own union stayed away from his disciplinary hearing and he was condemned by Gordon Taylor, the PFA chief executive.
'I'd done a lot for the PFA. The PFA had done a lot for me. It's disappointing when the leader of a union turns on one of his members,' says Barton. 'The highest paid union boss in the world, isn't he? Straight away that worries you. He protects his position, a cushy position.
'Tevez? He's a mercenary. You can't really back him? Sure, I'm a hoodlum, I've got into scrapes - but Tevez is someone who within the last six months has gone on strike, gone off to Argentina to play golf, tried to get himself sacked. If that's not the epitome of what's wrong with modern players, I don't know what is. And don't forget, Tevez punched me first.
'Seeing [Taylor] pander to the media said to me maybe it's time the PFA changed. It should be about more than Gordon Taylor. Maybe he's starting to believe he's the Ayatollah.'
Joey Barton, perennial bad boy of English football, has made a fresh start in France
By Jonathan Northcroft - Sunday Times
The Mediterranean twinkles; blue and bejewelled. It's mid-October but the temperature is 70 degrees: he gazes down to Cassis harbour, with its pretty boats and pavement restaurants, where he'll have a seafood dinner in T-shirt and shorts. The villa has a Santa Monica feel and Barcelona chairs. Chic.
Sometimes he saunters out here, to the balcony, and into his head pops George Best's old ironic line: "Where did it all go wrong?"
"I've come from a council estate in Liverpool," he muses, "a little different to this place. There a spectacular sight is a burning car." Even if his "journey" had been different, being here would feel remarkable. But he's Joey Barton and this stop-off seems a miracle.
He's been in prison, battled alcoholism and problems with anger and violence, braved Newsnight, amassed more Twitter followers (1.76 million) than Paul McCartney and gone to the brink of losing his livelihood several times. Now he's in this sunny place, coffee on the balcony, partner Georgia and baby son Cassius playing indoors.
He wants to grasp this fresh start and one day — though "I'm expecting to live till about 120" — we could be chiselling on his gravestone: "He Fell From A Great Height But Landed On His Feet."
Before his season-long loan to Marseilles, Queens Park Rangers had blocked him from joining Football League newcomers Fleetwood Town. In League Two he just wanted to reconnect with his love for the game. Now, at the French League leaders, he can have greater ambitions. He hopes to "reinvent" himself as a holding player, perhaps contend for an England place again, and please 60,000 fans packing the Stade Velodrome rather than Fleetwood's average 2,500 gate.
He's "training like a demon", lean, "the fittest of my career", providing two assists on his home debut, a 5-1 Europa League win against AEL Limassol. He can't play in Ligue 1 for another month because of the 12-game ban incurred for elbowing Carlos Tevez, kicking Sergio Aguero and then confronting Vincent Kompany in a melee in the final game of the season at Manchester City.
Last season was a sudden regression for Barton: before being given red cards against Norwich and then City he'd been sent off once in six years. By presenting one of football's most active and inquiring minds — via social media — he'd shown a different side of himself. May's meltdown enabled people to stuff him back in a box marked: "Do Not Touch."
He says: "Part of me thinks, 'Is it self-sabotage?' Am I acting the villain because people think I'm a villain?" He makes no excuses. But there were circumstances.
He'd promised the Rangers owners: "You won't go down if you sign me." Trolls were tweeting about relegation.
QPR's fans "didn't particularly like me" and he was locked in a poisonous relationship with his manager, Mark Hughes.
He says: "Tevez punched me. It was the spark that lit the bonfire.
But the bonfire was already piled up and soaked in petrol. I was having a lot of problems. I'd started drinking again, which few people know, backsliding after a couple of years on the wagon. I was really struggling. Personally and professionally not all was what it seemed.
"Afterwards, you know you've done wrong, it's best to put your head in the sand, let everything settle. Of course that wasn't what I did, I continued kicking myself by going to war on Twitter. I look, now, and think, 'Idiot'. But I can't change it. All I can do is learn." He knows: "I f***ed up."
But when you watch the incident on YouTube, there's something cartoonish about the fracas. He doesn't even touch Kompany. Absolutely the worst thing to happen on an English football field? That's what his 12-match ban, the record for an English player, implies.
"The FA charged me for separate offences that took place in the same 25-second sequence," Barton says. "Yet Pablo Mills [banned for six games for brawling while with Crawley Town] threw a number of punches but was charged for one offence. Paolo di Canio [banned for 11 games in 1998 while playing for Sheffield Wednesday] fights a player, gets sent off, pushes the referee over, raises his hands to Nigel Winterburn ... "In the cold light of day, noone was dead. Aguero got a dead leg. It self-evidently didn't affect him because 20 minutes later he was scoring the winner. Tevez and Kompany were fine.
"I think the FA reckoned I'd appeal and they could make it nine games. Maybe by not appealing I won a small, perverse victory. Because it makes them look bad. John Terry got four games. Luis Suarez eight. So I'm Terry plus Suarez? "What it says is, if I'd racially abused the City players I'd have got a lot less than for 30 seconds of the red mist descending. What message does that send to kids? Where does that leave 'Kick Racism Out Of Football'?"
QPR rejected his offer to resign from the club yet Hughes made clear that he was unwanted, ordering him to train with academy players. Things further soured when Barton rejected a loan move to Sheffield Wednesday. Fleetwood got blocked. "My selfesteem was out of the window," he says. Then came a moment when life just clicked.
His representative, Willie McKay, was negotiating Stephane Mbia's move to QPR from Marseilles when he said to the French club's largerthan-life sporting director, Jose Anigo: "Fancy Joey?" Mais oui was the immediate response. Did Barton fancy Marseilles? Enough to forfeit £500,000 in wages to join for the season.
Marseilles, France's "rebel city", mother of Zinedine Zidane and Eric Cantona, seemed perfect for a bad boy — confirmed when 'L'OM' fans unfurled a banner that read: "Welcome Sweet and Tender Hooligan".
"My slate's never going to be clean but I think I've found a football club who love me for being a bit of a rogue," he says. "It's an embodiment of what the Marseilles fan is. The Marseilles fan isn't your middleclass toff. Marseilles is a gritty, dark, urban melting pot. Out and about you see a lot of symbolism, graffiti, Che Guevara stuff. Outlaw. Rebellious. Anti-Paris. I've been shown real warmth — and I've hardly played. I feel humbled by that.
"I've been dry since the summer. Focused. Living right. I want to go to war for this club and be successful. I'm very, very confident I'll pull it off."
The training ground is 20 minutes away, between Cassis, a coastal village, and the sprawl of the city. Barton tries to be first there, last to leave. He's learning French and already chatting to teammates in pidgin language. The other day he was bantering about Britain being best. "Because of all our inventions," he laughs. "Mind you, I was claiming everything. Sewage — I know that was the Romans. The best they came up with was bikinis ... and scuba equipment!" His two Europa League games suggest he'll also fit in on the pitch. Marseilles, with young, expressive talents such as Mathieu Valbuena and the Ayew brothers, Andre and Jordan, wanted a tough, experienced pro to drive others. He feels he can slot in beside Benoit Cheyrou as one of two holding players. Barton can certainly tackle, has a passing range and decent tactical brain — and has reinvented himself once before, improving his crossing and set-pieces to play wide at Newcastle.
He says: "I believe I could be a really good 'No 6'. If you look at the skills set, I've got it. In England, because I have an engine, I was brought through as a box-to-box, stereotypical midfielder. Here they don't believe in that. They believe in the 'Destroyer', the Makelele, the 'Water Carrier', the Deschamps.
We have some wonderful creative players and I can be just the player to do their dirty work. When I first came, fans were saying, 'Barton, just kick people'. I was laughing, thinking what a great position to be in. All they expect from me is hard work and getting stuck in — well, that's second nature. Wait till they realise I can play as well.
"The only place you develop is outside your comfort zone and here — new league, new dressing room, world watching — I will find out something about myself. And I'm a f***ing good player. I want to prove it. So many people underestimate how much I bring to the table as a player."
He can't imagine rejoining QPR. "The analogy is, I pulled the baseball bat out through my own stupidity. The FA took it and beat me. I thought QPR would, rightly, chastise me but they picked the bat off the ground and continued the beating. I was no longer the marquee signing. I was a commodity whose stock had dwindled. You get a gut feeling for things. I walked into QPR and straightaway thought, 'this isn't right'. I'd left a club I loved, Newcastle, and I knew I'd come for money and think I was always uneasy from that moment on. I'd sold out a bit.
"On my first captain's list was 'six plugs' because the players — at a Premier League club — were plugging up the baths with tissue paper. Tinpot stuff. They were paying people massive money but not spending on the basics."
He goes on in this vein but later asks for a lacerating torrent about Hughes to be off the record. Progress for Joey.
Things have not "all gone right", not yet, but our traveller might have found the path. He's 30 now and reflects: "As you get older, you don't want to fight the world so much. You prioritise. When I was young, I wanted to win every battle, every day. Now I think, 'You know what? Have that one'. What I need is to win the war. It's something I'm only learning now.
"I've scrapped all my life. Back me into a corner and I'm born to fight my way out. The problem is: how many times can you do that? How many times can you go to the well? When I went to jail they said I'd never play again. I did. I have fortitude. But in the summer it dawned, 'I've got enough in me this time. The fire's burning. But am I getting toward the bottom of the well here?' Next time I might not be able to fight back. So I've got to try and protect against there being a next time."
Read more from Joey Barton at joeybarton.com
BARTON SPEAKS OUT ON...
MONEY
'Sometimes I look at my son and think, "He won't have the same upbringing I had". Is that a good or a bad thing? My upbringing gave me a lot of bad traits but also a lot of life skills - and good, working-class values. Money shouldn't define you. I went from being on £70,000 a week at Newcastle to being on £7.50 a week in jail. I found I coped reasonably well. I've spent fortunes in FA fines but I look upon that as a tax I have to pay for being my own man'
ASHLEY COLE/ TWITTER/ THE SECRET FOOTBALLER
'I feel for Cole. Okay, you can't tweet the exact words he did - but if that's what he thinks, that's what he thinks. What's the harm? It got petty ... "Will he get to be captain when he wins his 100th England cap?" But that's the pettiness of the FA. People talk about regulating players on Twitter but how? Fortunately, we don't live in a totalitarian state. And as for The Secret Footballer?' Far too PC for me. If you haven't got the b******s to say it's you, what's the point?'
NIETZSCHE AND PLANS FOR UNIVERSITY
'I get criticised for quoting Nietzsche. That's strange, isn't it? I think it's a case of "Working-class footballer - know your place".
'I've got 10 GCSEs, but of course people don't want to know anything about that. My missus has a degree and I'd like to get one too, and I probably will at some stage. It's one of my regrets that because of the career I've had in professional football, I didn't get the chance to go to university'
THE 12-GAME RECORD BAN
Barton is playing Europa League? Barton is playing Europa League games but can't make his French league debut until Marseilles' 'Derby de la Cote D'Azur' v Nice on November 11, because of a 12-game ban imposed for a red card and two counts of violent conduct while playing for QPR at Manchester City, above. It is a record punishment for onfield offences by an English player - yet Barton's own union stayed away from his disciplinary hearing and he was condemned by Gordon Taylor, the PFA chief executive.
'I'd done a lot for the PFA. The PFA had done a lot for me. It's disappointing when the leader of a union turns on one of his members,' says Barton. 'The highest paid union boss in the world, isn't he? Straight away that worries you. He protects his position, a cushy position.
'Tevez? He's a mercenary. You can't really back him? Sure, I'm a hoodlum, I've got into scrapes - but Tevez is someone who within the last six months has gone on strike, gone off to Argentina to play golf, tried to get himself sacked. If that's not the epitome of what's wrong with modern players, I don't know what is. And don't forget, Tevez punched me first.
'Seeing [Taylor] pander to the media said to me maybe it's time the PFA changed. It should be about more than Gordon Taylor. Maybe he's starting to believe he's the Ayatollah.'
5 Eylül 2012 Çarşamba
bir duruşu olmalı lazım insanın bu hayatta
bir devri daha kapatıyorum.
bir devri daha kapatırken, hayatın suni anlamını dolduran ne varsa bir kez daha karşıma çıkıyor. suni diyorum çünkü benim için hayatın anlamıyla etrafımda yaşanmakta olan hayat arasında uçurumlar var. ötekileştirmek herkesin kolayına geliyor. rakı sofrasında herkes delikanlıyken, samimiyet ve beraberinde getirdiği gerçeklik mumun dibine verdiği ışık kadar kalıyor aynı hayatın içerisinde.
isyanın, başkaldırışın, ayaklanmaların geçmişte kaldığına dair sakinleştiriliyoruz. sesini yükseltmenin ayıplandığı, kralın çıplaklığının en şık sayıldığı bir düzenin içerisinde tektipleştiriyoruz. politik olmak konusunun bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diye meşrulaştırıldığı bir maskeli baloda gibiyim. en şık kralken, en rükuş da tabiki berduş olacaktır. kaçınılmaz.
yine de sizler gibi olmayacağım. ayakta kaldığım sürece bu isyanın hakkını vereceğim. sessiz kalanın haklı sayıldığı düzende tek başıma çok sesli koro performansı sergilemem gerekse de ileride geri dönüp baktığımda bir duruşumun olduğunu bilmek herhangi bir yokluk içerisinde bile en büyük varlık olacaktır, en azından bunu biliyorum. bir duruşu olmalı insanın hayatta. kambur bile kalsan.
3 Eylül 2012 Pazartesi
The Story of the Streets
Mike Skinner, nam-ı değer the streets'in zorluklarla geçen hayatını yıllar önce Roll'da okumuştum. Çok severim kendisini. Bir gün bu işi bırakacağını söylüyordu daha ilk günlerinde, şimdilik şerit değiştirdi diyelim. Aşağıdaki linkte kitabına yazdığı önsözü var.
The Story of the Streets by Mike Skinner
The Story of the Streets by Mike Skinner
31 Ağustos 2012 Cuma
30 Ağustos 2012 Perşembe
hayatımın ataturk'u hakan günday
2003'un aralık ayıydı kitabı okudugumda. zamanını, mekanını asla unutmadığım tek kitaptır. hem kendisinden, hem zamanından, hem mekanından ötürü.
ortaköy'de ısınmayan, kirişlerinden sürekli soğuk alan bir evde cem ile yaşıyordum o sene. geçen gün cem'i dubai'ye yolcu ederken konuşuyorduk "biz o evde nasıl yaşayabildik" diye. yaşanıyordu işte. bir şekilde, her yerde yaşanabiliyordu. ilk kez kendi evimizde yaşıyorduk. ben ondokuzdum, o yirmi. otuzyedi ekran televizyonumuzu kendi iki telli anteniyle izlemeye çalışıyorduk, bilgisayarımız ve internetimiz olmadığından bugünkü müzik bilgimizi borçlu olduğumuz rock fm frekansından hayatı yaşıyorduk, dia'nın etinden, sütünden ve derisinden faydalanıyorduk (bu yüzdendir private label düşmanlığım), biriken haftalık bulaşıkları yıkamak için pişti oynuyorduk ve ben tabiki de bir sene boyunca toplamda üç kez bulaşık yıkadım.
şu an yazarken hissettiğimde zor sayılabilecek bir hayattan o kadar keyif alıyorduk ki. senenin ikinci yarısında babamı rusya'ya yolladım. dönmeyeceğini sandım, dönmese de olurdu. hayatta en sevdiğim kadın olan babaannemi kaybettim sevgililer gününde, ilk sigaramı da o gece içtim. tam da bu zaman dilimi arasında tanıştım hakan günday ile, elini sıktım piç diye. sonradan yanağıma iki buse koydu; sağa kinyas, sola kayra. eve kapattım kendimi altı ay. okula hiç gitmedim. param olduğunda ucuz viski, olmadığında da dimitro kapulo içip, peynirli su böreği ile kahvaltı yapıyordum. onbeş yıldır kazıdığım saçlarımı uzattığım tek zaman dilimi de o sene.
hakan günday hayatımın atatürk'ü oldu zamanla. bir gemiye bindirip beni ortaköy'e çıkarttı. kongreler yaptık sunay apartmanının beşinci katında geceler boyu. bir kez dünyaya gelmiştik istemeden de olsa ve onun en oynak fay hattı üstüne kuruluydu hayatlarımız. temeli sağlam atmak gerekiyordu bu yıkım senesinde, gelecekteki zelzelelerde aynı yıkımı yaşamamak için.
o zamanlar aklıma yazmıştım ilk dövmemi. ilk dövme de her ilk gibi. kekremsi. hikayesi burada.
geçen onca yıl arasında hakan günday hep hayatımda oldu. evimin duvarında ziyan'ın kocaman bir posteri var "hatıralarında yaşayanlar, donarak ölürler" diyen. filmi çekilse ne güzel olur derdik kinyas ve kayra ya da piç'in. Piç, Selim Demirdelen yönetmenliğinde perdeye aktarılacak. sonuna kadar doğru insan. Hakan Günday'ın bir kitabının perdeye aktarılıp daha fazla insanla buluşmasına üzülüyorum, bu konu hakkında daha detaylı yazacağım.
filmin piyasaya sürülen ilk afişi de işe yakışır cinsten. filmin adının hiç olması ise hiç olmadı!
bir yoldu parıldayan gümüşten.
gittik.
bahs açmadık dönüşten.
ortaköy'de ısınmayan, kirişlerinden sürekli soğuk alan bir evde cem ile yaşıyordum o sene. geçen gün cem'i dubai'ye yolcu ederken konuşuyorduk "biz o evde nasıl yaşayabildik" diye. yaşanıyordu işte. bir şekilde, her yerde yaşanabiliyordu. ilk kez kendi evimizde yaşıyorduk. ben ondokuzdum, o yirmi. otuzyedi ekran televizyonumuzu kendi iki telli anteniyle izlemeye çalışıyorduk, bilgisayarımız ve internetimiz olmadığından bugünkü müzik bilgimizi borçlu olduğumuz rock fm frekansından hayatı yaşıyorduk, dia'nın etinden, sütünden ve derisinden faydalanıyorduk (bu yüzdendir private label düşmanlığım), biriken haftalık bulaşıkları yıkamak için pişti oynuyorduk ve ben tabiki de bir sene boyunca toplamda üç kez bulaşık yıkadım.
şu an yazarken hissettiğimde zor sayılabilecek bir hayattan o kadar keyif alıyorduk ki. senenin ikinci yarısında babamı rusya'ya yolladım. dönmeyeceğini sandım, dönmese de olurdu. hayatta en sevdiğim kadın olan babaannemi kaybettim sevgililer gününde, ilk sigaramı da o gece içtim. tam da bu zaman dilimi arasında tanıştım hakan günday ile, elini sıktım piç diye. sonradan yanağıma iki buse koydu; sağa kinyas, sola kayra. eve kapattım kendimi altı ay. okula hiç gitmedim. param olduğunda ucuz viski, olmadığında da dimitro kapulo içip, peynirli su böreği ile kahvaltı yapıyordum. onbeş yıldır kazıdığım saçlarımı uzattığım tek zaman dilimi de o sene.
hakan günday hayatımın atatürk'ü oldu zamanla. bir gemiye bindirip beni ortaköy'e çıkarttı. kongreler yaptık sunay apartmanının beşinci katında geceler boyu. bir kez dünyaya gelmiştik istemeden de olsa ve onun en oynak fay hattı üstüne kuruluydu hayatlarımız. temeli sağlam atmak gerekiyordu bu yıkım senesinde, gelecekteki zelzelelerde aynı yıkımı yaşamamak için.
o zamanlar aklıma yazmıştım ilk dövmemi. ilk dövme de her ilk gibi. kekremsi. hikayesi burada.
geçen onca yıl arasında hakan günday hep hayatımda oldu. evimin duvarında ziyan'ın kocaman bir posteri var "hatıralarında yaşayanlar, donarak ölürler" diyen. filmi çekilse ne güzel olur derdik kinyas ve kayra ya da piç'in. Piç, Selim Demirdelen yönetmenliğinde perdeye aktarılacak. sonuna kadar doğru insan. Hakan Günday'ın bir kitabının perdeye aktarılıp daha fazla insanla buluşmasına üzülüyorum, bu konu hakkında daha detaylı yazacağım.
filmin piyasaya sürülen ilk afişi de işe yakışır cinsten. filmin adının hiç olması ise hiç olmadı!
bir yoldu parıldayan gümüşten.
gittik.
bahs açmadık dönüşten.
24 Ağustos 2012 Cuma
çeşme'nin taksisi
"istanbullu" için çeşme yeni bodrum'dur. alaçatı öyledir, dalyan böyledir derler. bence takside gece tarifesinin işlediği tek yer olarak yerli turistin "sevgiyle" kucaklandığı bir turistik beldeden ibarettir.
Hokkabaz
Bütün insanların içinin bencillik ve ego ile dolu olduğunu
gördükçe herşeyden soğuyorum. Ne kadar klişe değil mi. Ama hiçbirimiz bunun
önüne geçecek insiyatifi almıyoruz, kimsenin götü yemiyor. Akdeniz ikliminin
sıcaklığı da kanımı kaynattıkça kendi içimde tuz buz oluyorum. Denge kurmaya
çalışmaktan bunaldığım için (bulamıyorum da zaten) hayatımın geri kalanını
sirkte hokkabaz olarak geçirmeye karar verdim az önce.
Ulan herkes mi tek çocuk şımarıklığında büyüdü. Kimse mi
babasıyla annesinin evdeki kavgalarında yastığa yorgana gömülüp sağır olmayı
dilemedi görmediği, duymadığı, dokunamadığı tanrıdan. Kimse mi parasız kalıp geç
kalacağını göze alarak, gideceği yere saatler boyu yürümedi mi. Sarhoş olup hüngür hüngür ağlamadı mı. Ne kartvizitmiş
arkadaş; zannedersin herkes açık kalp ameliyatı yapıyor da her gün insanların
hayatını kurtarıyor.
Herkes mi mutluluk kelimesinin sözlük anlamını yanlış
anladı. Bugüne kadar bakmayanlar için tdk’ya göre “Mutluluk: Bütün özlemlere
eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu” demektir. Hırsın
ne anlama geldiğine bakan oldu mu. Niye bakalımki, hangimiz hırslıyız. En büyük
hırsımız güney sahillerinde bir kafe açmak, o da yersen. TDK’ya göre “Hırs: Sonu
gelmeyen istek, aşırı tutku” demektir. Herkes mutluluk ile hırsı ters düz etmiş, muska diye boynuna asmış arasına da
kartvizitini sıkıştırmış.
Cuma mı?
Bize her gün Pazartesi.
10 Temmuz 2012 Salı
hakim bey kararı siz verin
onsekiz günlük avrupa'mı hala yazıyorum ama bitmedi. bu yazı başka yazı. bu yazın yazısı, en bilemedin alın yazısı.
şimdi bütün filmi ileri sarıyorum. sonra da geri. mix yapıyorum. soundcloud'a koymaktansa bloga koyuyorum. kendi reçetemi yazıyorum. kararımı veriyorum. karar verilmiştir.
bu hayat böyle devam ettiği sürece (ki sürecek) yolun kalanına bedenimdeki beneklerle devam edeceğim. gururdan dile getirmediğim gerçekleri kalbime gömerken, gerçeklerin hiçbirisi aklıma sığmazken, ruhum da bedenime sığmıyor. kolay değil bu cihan. nefes ritmim tekrar bozuluyor gün geçtikçe. eve gitmek istemiyorum. eve gidersem de yataktan çıkmak istemiyorum. iki dubleyle başladığım gecelerin, akşamına uyanıyorum. gecelerle gündüzler birbirine girdi. bir yanım 21 haziran, diğer yanım 21 aralık. dönence, dönence.
birazdan ofisten çıkıp kendimi yola vuracağım. attığım her adımın sesini ancak sen duyacaksın kardeşim çünkü sen de aynı yolları ağır aksak yürüdün. yürüyedur dediler bir gün bize, o gün bugündür ehliyete başvurmadım.
12 eylül'ü bekliyorum ben. bugüne kadar iyi yürüdüm, artık yoruldum. durup dinlenmenin zamanı geldi. hayatımdaki en büyük gerçeği kabuğuma çekilerek yaşayacağım. hani öyle olmaz böyle olur derler ya benim hikayem de böyle olurdu zaten. bir arkadaşa bakıp çıkacağım. ne kadar sürer bilmem içeride geçireceğim vakit. kutadgu bilig gibi bir beden bırakıyorum, daha ne amk!
şikayetim var cümle yasaktan
dillerimi hakim bey, baglasan durmaz
gelsin jandarma, polis karakoldan
fikrim firarda. mapusa sığmaz.
eyva(lla)h.
şimdi bütün filmi ileri sarıyorum. sonra da geri. mix yapıyorum. soundcloud'a koymaktansa bloga koyuyorum. kendi reçetemi yazıyorum. kararımı veriyorum. karar verilmiştir.
bu hayat böyle devam ettiği sürece (ki sürecek) yolun kalanına bedenimdeki beneklerle devam edeceğim. gururdan dile getirmediğim gerçekleri kalbime gömerken, gerçeklerin hiçbirisi aklıma sığmazken, ruhum da bedenime sığmıyor. kolay değil bu cihan. nefes ritmim tekrar bozuluyor gün geçtikçe. eve gitmek istemiyorum. eve gidersem de yataktan çıkmak istemiyorum. iki dubleyle başladığım gecelerin, akşamına uyanıyorum. gecelerle gündüzler birbirine girdi. bir yanım 21 haziran, diğer yanım 21 aralık. dönence, dönence.
birazdan ofisten çıkıp kendimi yola vuracağım. attığım her adımın sesini ancak sen duyacaksın kardeşim çünkü sen de aynı yolları ağır aksak yürüdün. yürüyedur dediler bir gün bize, o gün bugündür ehliyete başvurmadım.
12 eylül'ü bekliyorum ben. bugüne kadar iyi yürüdüm, artık yoruldum. durup dinlenmenin zamanı geldi. hayatımdaki en büyük gerçeği kabuğuma çekilerek yaşayacağım. hani öyle olmaz böyle olur derler ya benim hikayem de böyle olurdu zaten. bir arkadaşa bakıp çıkacağım. ne kadar sürer bilmem içeride geçireceğim vakit. kutadgu bilig gibi bir beden bırakıyorum, daha ne amk!
şikayetim var cümle yasaktan
dillerimi hakim bey, baglasan durmaz
gelsin jandarma, polis karakoldan
fikrim firarda. mapusa sığmaz.
eyva(lla)h.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






