1 Aralık 2011 Perşembe

nowadays #17

yalnız kalmaktı tek dileğim. çok çabaladım. kalabalıklar arasında "dokunan yanar" kıvamıyla yaşadım yıllarca. hiç üzülmedim, hep sevindim. kargalar sürüyle kartallar yalnız uçar yazıyordu bir gün bir arabanın arkasında oysa ben kuşlardan sadece minik serçe'ye inanmıştım.

eskiden geriye dönüp bakardım geçmişi hatırlamak için, artık her gün karşımda geçmişim. belki de geleceğim. özellikle de hiç gelmek istemeyeceğim.

verilen sözlerin ve edilen yeminlerin hiç bir zaman gerçek olmadığına inanmıştım, on sene kadar önce iki tekerlekli bir bavul üstüne yüklediğim hayallerimin içerisinde. her zaman yalnızdı insan. en yalnızıyla yaşıyorum artık. hayaliyle de yalnızdı hayali olarak da. hayal adı üstünde idealden oldukça yumuşak, gerçekten olabildigince uzak.

tüm hikayenin özeti aslında rakının kültüründe gizli.
sonrasında çıkan yeşil efesini, atasını, yeşil üzümünü, altın sarısını reddedip en eski 70'lik yeniden vazgeçmeyecek kadar geleneklerine bağlı,
soğukların en soğuğu tekmil favayla altlık yapacak kadar soğuk, ara sıcağın en fiyakalısı ahtapot kadar doyurucu, ana yemeksiz bir rakı masası kadar boştu bizim hayatımız. çünkü hiç bir zaman o masaya yemek yemek için oturmadık. her seferinde aramızda yeni 70'liklere yer açmak, bolca sigara içmek için oturduk o masalara dumanında kahırları oflarken. yanan her sigaranın ucunda tütünden ziyade o aralar canımızı en çok sıkan gerçeklik vardı ve o sigara, o gerçekliğin kendisiyle doluydu. o sigara zaten boş gitmiyor.

her mekandan en son kalkan biz oluyorduk çünkü kimse bizim kadar masayı güzel dolduramıyordu. masada bolca hak vardı. hak ve adalet. hayatın kendisinde olmadığı kadar çünkü biz o masaya her seferinde o yüzden o kadar severek oturuyorduk. gün içerisinde göremediğimiz hakkı ve adaleti orada birbirimize teslim ediyorduk. bir Ömür, Hakkı'mızı teslim etmekle geçiyordu ve biz bundan son derece memnunduk kendi kendimize kurduğumuz gizli özneli hayatlarımızda.

ben hiç bir rakı masasında hesabı isteyen olmadım çünkü benim hiç bir rakı masasından kalkasım olmadığı kadar hiç bir masanın hakkını verecek kadar ömrüm de olmadı.

patron bize birer yolluk verir misin, rica etsem...

23 Kasım 2011 Çarşamba

the head & the heart - ghosts

grubun adı öncelikle efsane. the head and the heart. ikisi de aynı şeyi söylüyor: "gidelim gidelim". kar topu büyüyor, çığ oluyor. beraberimde götürmek istediklerim var. yazmak istediğim de çok şey var.
hepsine vakit yaratacağım.

"one day we'll all be found
no longer lost, we're just hangin' around"

2 Kasım 2011 Çarşamba

sela'mım aleykum



yapmamam lazım ama yapacağım. yazmamam lazım ama bunu da yazacağım.

kendi canını alma hakkını sonuna kadar savunan biri olarak kendi canını almak isteyen birinin karşısında durmak... imkansız, şövalyelik.

bunların yanında geçen yıllar, seneler, tükenmeyen umutlar, her gece başını yastığa koyduğunda ertesi sabah gerçekleşecek mucizeyi beklemek, o çok sevdigin filmin bitmemesini istemek kadar amatör, her gün ölmek kadar gerçek. kitap olurdu bu hikaye.

kollarımı açıyorum. burnum yukarıda, çenem dik. cemaat ile beraberiz. nasıl bilirdiniz diye soruyor, araya giriyorum. "siyah beyazdı onun rengi. hayatının gerçeği.o yüzden hep beraber son kez: bü-yük al-tay"

herşey iç içe.
baba, oğul, altay, aşk, hayat, para, yokluk.
o yüzden olmadı. o yüzden olmuyor.

işte bu yüzden hepinizi kalbime gömdüm orospu çocukları.

1 Kasım 2011 Salı

23 Ekim 2011 Pazar

Keeping Things Whole


in a field
i am the absence
of field.
this is
always the case.
wherever I am
i am what is missing.

when I walk
i part the air
and always
the air moves in
to fill the spaces
where my body’s been.

we all have reasons
for moving.
i move
to keep things whole.

- Mark Strand / Keeping Things Whole

19 Ekim 2011 Çarşamba

bugüne dair

Günümüz sosyal medyasının en büyük artısı insanlara manevi masturbasyon saglaması. Futbol, siyaset, terör farketmeden sevmediğine karşı sallama hakkını veriyor yalandan demokrasi altında. Resimler değişiyor, status’ler update ediliyor, alayına veryansın. Bugün de bunu görüyor ve yaşıyorum. Sıcak evinde uyuyanı, sabah yedide kalkıp işine gideni, parasını kazananı, kendini elit sananı hiçbir zaman meydanlarda ya da isyanlarda göremedik. Onların hiçbirisi kolkola girip devlet mercisine dayanmanın sıcaklığının, biber gazının ciğerlerine işleyen acısının, jopun yakıcılığının, küfürün tadının hakkını veremediler, vermekten korktular. Korkunun en saf halinin karaterli duruş olarak kabul edildiği, maskelendiği insanların hem ölüsü hem dirisi için üzülmüyorum.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Rekor Peşinde

Lise'de herhangi bir dönemdi, hangisi olduğunu tam olarak hatırlamıyorum. Tek hatırladığım walkman'imle çok seviştiğim bir dönemdi. Geveze'nin programını kapatırken on buçuğa doğru okuduğu hikayeleri ve hikayenin peşine çaldığı şarkıları çok severdim. O zamanlar hayatımın tamamını ikinci tenefüse denk gelen, onu yirmi geçe ile on buçuk arasındaki zaman dilimi gibi geçirebilirdim. Bir ara bir şarkıya sardım onu hatırlıyorum. Yıllarca melodisi kulağımda tınladı ama ne olduğunu bir türlü öğrenemedim. Bugüne gelene kadar, o şarkı da geride bıraktığım birçok hatıra gibi zamana karşı catenaccio taktiğiyle kapansa da sahadan yenik ayrıldı.

Aradan geçen yıllar içerisinde hafif kambur kaldım. Kimi arkadaşlarım fotograflarımı gördüğünde "biraz dik dur lan" derlerdi, kulak asmazdım. Sonraları bu yaşta kambur kalmanın psikolojik açıklamaları olduğunu öğrendim. İnanmadım çünkü beni eğen nedenin altında yatanlar her daim inkar ettiğim gerçeklerdi. Her gece yattığımda kütlettiğim omurlarımla omuzlarımın dikleştiğine, gün içerisinde sırtımda taşıdıklarımdan arındığıma inanırdım. Ertesi gün yine yüklenir yola çıkar, akşamına yine omurları kütletip, küfemi kenara bırakır, günlük yevmiyemi uyku olarak alırdım.

Taşıdığın ağırlığın üstüne çıkman gerekiyor bir yerden sonra. Hayatın her dalında böyle. Çocukken izlediğimiz naim süleymanoğlu da öyle değil miydi? Koparmada 150 kaldırıp, rakiplerine fark atınca silkmede 195'i denerdi. Kaldıramayacağını bile bile denerdi. Günün birinde 190 kaldırdı ve adını tarihe yazdı. Kimse kaldıramadığı 195'ten bahsetmedi. Hayat öyle degil.

Modern zaman haltercisi olarak kendimi konumlandırdığım bu yazıda benim rekor denemelerimin ne yazıkki arkası kesilmedi. Her başarısız rekor denemesinden sonra tekrar sıfırdan başlayıp, o başarısız üçüncü denemeyi yapmaktan korkmadım. Aslında ikinci denemede istediğimi aldıktan sonra üçüncü deneme için podyuma çıkmamak kadar gururlu bir hareket olmazdı. Herkesin yüzüne tükürmek gibi bir duygu bu. Yarabbi şükür'ün garanti nasıl olsa. Hepsine rağmen her sabah uyanmaktan vazgeçmedim.

Walkman'imin yerini ipod aldı. Walkman'im nerede bilmiyorum bile. Walkman'den ziyade içinden gelen sese inanmıştım ben. İnsandan ziyade içindeki yüreğe, ofise gidip gelmekten ziyade çıkarttığım işe, karşımdakinin elini sıkıp adını öğrenmekten ziyade ağzından çıkanlara, şaraptan ziyade rakıya, futboldan ziyade altay'a, konuşmaktan ziyade susmaya, iltifattan ziyade küfüre, ailemden ziyade kendime, rekordan ziyade sıradanlığa inandığım gibi.

Radioeksen geçen gün Babybird'den Atomic Soda diye bir şarkı çalıyordu, bayıldım. Eve gidip Babybird'un diskografisini indirdim. İkinci ya da üçüncü şarkıda lise yıllarıma döndüm. Sanki geveze hikayesini az önce bitirmişti de o muhteşem şarkı çalıyordu. Birazdan matematik hocası sınıfa girecek, herkes ayağa kalkacak, ben de o şarkı bitmeden kulaklığımı çıkartmayacağım için sıranın altına saklanacakmışım gibi hissettim. Hepsini iliklerimde yaşadım. İçime çekildim, inanamadım. Zamana yenik düşen o melodiyi duyuyordum. Babybird'un 98 çıkışlı There's Something Going On albümündendi şarkı; "I was Never Here". İlk kez sözlerine baktım.

and i won't say goodbye
because i was never here
and i won't say hello
because it wouldn't be true

Yavşak gibi mutlu oldum. Şarkıyı bulduğum için değil. Oniki, onüç sene öncesiyle aynı kaldığım için. O zamanlar aklımın ermediği varoluş, yokoluş padakosunda aslında sadece varolmayış'ın peşinden yola çıkmışım zamanında. Aynı yolda yürüyorum var olmamaya çalışarak. Her gün ayrı bir rekor peşindeyim.


25 Eylül 2011 Pazar

evet homoseksuelim

homoseksuel kelimesi kendi anlamlandırmalarımla hayatımda çokça yer etmiştir. homofobik degilimdir, sadece hayatıma ender şekilde kattığım mizansenlerin tek kelimelik karşılığıdır. kimi zaman giyilen rengarenk bir tshirt'te, kimi zaman okunan bir elif şafak kitabında, kimi zaman da öğle yemeginde yenen salatada. bu örnekler artar durur.

kendi homoseksuel haraketlerimden biri de astrocenter'a üye olup, mailime her sabah düşen astrolojik yorumları okumaktır.

dün sabah girdigim ofisten haftasonu olmasına ragmen henüz çıkmadım. çıkacak gibi de durmuyorum. sabah astrocenter'dan gelen maili okudum. aynen yapıştırıyorum aşağıya. en homoseksuelinden bir yorumla da şunu diyorum "hayat, beni neden yoruyorsun"...

"This is going to be a day when you have doubts, or at least questions, about your professional life, Ogan. Is your career going in the way that you want it to? Is it, in fact, a career? Are you satisfied with the kind of life that you have right now? Try not to run away from these kinds of questions. You will find answers to them in the near future, and will be changing things in your life more than you ever imagined!"