7 Haziran 2010 Pazartesi

nba playoff finals 2010

artest'in bu sene yuzugu takip intihar edecegi geldi bir anda aklima asagidaki nba 2010 playoff finals reklamini izlerken. o yuzden bu gece her turlu izlerim maci. yillar oldu gece yarisi nba maci izlemeyeli. reklam da Goodby Silverstein & Partners ve Bricyard VFX'in ortak yapimi. detaylari asagida.




This is Brickyard's fourth straight year working with the NBA on their playoffs campaign. “Unity” juxtaposes footage of rivals Magic Johnson and Larry Bird, and uses interview clips with each player to emphasize the importance of team unity in achieving victory. Ultimately the seven spots are tied together through different spins on the NBA Playoffs’ “where amazing happens” tagline. DJ Steve Porter set the footage to various beats, mixing and looping dialogue to create the innovative rap-like flow of the spots.

das leben der anderen


kimi zaman kulaklarim hic duymasin istiyorum. istiklalde duydugum amator notalari, yanimdan gecen yabancinin hayatin zorlugunu paylastigi telefon konusmasini, iki sevgilinin kavgasinin siddetini, kimi zaman ipodumda calani bile. daha iyi bir dunya olabilir diyorum.

bir durusun yoksa insan da degilsindir


eylulde mavi bir gundu
korpe bir egik agacin altinda sessiz sardim onu
sessiz solgun askimi
kollarimda tatli bir dus gibi
ve ustumuzde guzel yaz gogu
bir bulut dikkatimi cekti
oylesine beyaz ve oylesine yukarida
gozlerimi kaldirip baktigimda artik orada degildi.

27 Mayıs 2010 Perşembe

23 Mayıs 2010 Son Final


Persembe gunu uzatmalarda tiago’nun golunden cok sonra kendime geldim. Mac biteli dakikalar olmustu, babam yurtdisindan tebrik etmek icin aramisti ama duymamistim. Izmirden gelen, mactan maca karsilastigim, goremesem de yakinlarda biryerlerde olduklarini hissetmenin guven verdigi altay sevdalilariyla artik dondugune inandigimizdan talihimizden bahsediyorduk. Hemen takilivermistik felegin celmesine de havalarda ucusumuz zaferimizdenmis gibi geliyordu bize. Telefonun ucundan izmirdeki sevdalilarla coskumuzu paylasiyorduk, pazarin planlarini yapiyorduk. Agzimizin sulari akiyordu tum ulkeye super lige ciktigimizi haykirmak icin. Yillardir icimizde hapsettigimiz her sene buyuyen cosku, cizgi filmlerdeki gibi bizi olagandisi fiziksel sekillere sokup, sisirmisti.

Ne cumayi hatirliyorum, ne de cumartesiyi. Kendimi inandirmistim seytanin bacagini kirdigimiza. Simdi seytani, kendi bacagiyla nakavt etmek vardi sirada. O kadar doluyduk biz, harcaniyorduk bu ligte, yerimiz belliydi bizim. Ne saatler ne de dakikalar gecmek bilmiyordu ama pazar sabahina uyanmistik sonunda. Babamdan bana devredilen bir gelenekle nevizadeye raki icmeye gittim iki altay sevdalisi dostumla. Ilk gittigim maci hatirliyorum, sezonun ilk macinda kocaeliyle oynuyorduk, lemi’nin geldigi seneydi. Babam elimden tutup, hadi artik zamani geldi demisti uzerime formayi gecirip. Mactan iki saat once bornova sokaginda almistik solugu. Rakilar kondu, ‘kucuge de bir bira’ dedi babam. Yasa mehmet, apo abi, nasir abi, omur abi, kor coskun, suat abi kisacasi babamin cocuklugundan beri kimi zaman o formayi terletirken pas aldigi, kimi zaman tribunde omuz omuza geldigi dostlariyla ayni aski her hafta yasadiklarini hissettim. Ayni aski kirk yildir yasiyorlardi “Buyuk Altay” diye o alsancak’I inletirken. Yurtdisinda yasayan babam ogle saatlerinde arayip basarilar diledi. O da bulundugu yerden iki maci izleyip, bu maci almanin formulunu cizmisti. Bu sefer olacak dedi ve benim tarihe taniklik ettigimi, bunca seneden sonra altay’in zaferini gorup, super lig’e cikacagina sahitlik edecegim altay jenerasyonuna ait oldugum icin sansli oldugumu soyledi. Dogruydu, bugune dek altaya dair tecrube ettigim kazanc ve maglubiyetleri dengeye getirebilecek herhangi bir terazi kesfedilmemisti henuz ama artik hersey musaitti.

Mac oncesi olimpiyat stadina varinca gordum binlerce insanin gozundeki inanmisligi. Oradaki herkes altay’inin gucune guc katmaya, formasinda ter olmaya ve en onemlisi Pazar gecesi istanbul’a sampiyon olmaya gelmisti. Herkes tek bir agizdan haykiriyordu yedi yillik fetret donemine olan ofkesini. senede uc kez birbini gormek yetiyordu herkese yanindakine inanmak icin. Hayatin kendisi gibi sorgulamalara girmenize gerek yoktur altay tribunlerinde herkes omuza omuzada tek yurek olur, inanmistir o kolun sardigi omzun ait oldugu bedenin samimiyetine.

Dolu dolu, golle gecen ilk atmis dakikaya kadar hersey yolundaydi. Ekran basindakiler bizi zafere giderken izliyordu ve biz tribundekiler dusman catlatircasina birliktelik sergilerken, sahadaki savascilar da seytanla olan son dansin keyfini suruyordu. Ne olduysa ondan sonra oldu. Biz zaferden havalarda uctugumuzu sanarken felegin celmesine takilmistik meger. Biz yukselmistik ama ay yeterince kararmamisti. Yere dusunce hasar agir oldu, etrafimizda kimseler kalmamisti. Son yirmi dakikayi dusunuyorum da gercek mi, kader mi, bahtsizik mi hala adini koyamadigim o yasanan rituel ile yuzlesirken “yine mi lan” diyordu etrafimdaki herkes.

Inanamadim. Hala da inanamiyorum. Bitkisel hayattayim Pazar aksamindan beri. Hani buyuk olumlerden, ayriliklardan, kavgalardan sonra bir an olur ve tum zaman durur. Herseyin bir ruya oldugunu dusunursunuz. O an sadece bir saniyedir ve bedeninizde size can veren tum kucuk organizmalar haykirir “gercek” diye. Uyanirsiniz. Ama o bir saniye omre bedeldir. Oyleyim iste Pazar aksamindan beri. Son yirmi dakikayi oynuyorum hala. Bitmedi. O son dudugu calamiyorum. Cenk Ahmet’in ortasini burak’in indirmesini ve Yigitcan’in gelisine vurup aglari sonuna kadar havalandirmasini ve yanimda kim varsa ona sarilmami bekliyorum. Tanimasam da olur nasil olsa o da bir altayli.

14 Mayıs 2010 Cuma

sessiz sedasiz



salonun bu karanliginin aydinlanmasini hic istemeyecek, yalniz curuyecek kadar usandim insanlardan yazdi parmaklarim bu gece. sag kolumu dirsekten kestirecek gunler yasiyorum bu aralar. hayattaki tek varligimdan vazgececek gunler. bundan birkac saat sonra buraya binlerce insan dolacak ve bunu bilerek ayni sokagin sessizligini yasamak belki de hayatin ta kendisi, aslinda su an bana oyle geliyor sadece. tamamen kandirmaca. got ustunde kaydirmaca. bombelenip, inebildigin yere kadar. sonra canagi, comlegi kirarsin. got bile olamadan kalirsin.

bundan sonra her gece yatmadan once en az bir paragraf.

13 Mayıs 2010 Perşembe

mayis 2010


ve 2010'un mayis ayi geldiginde bu sari taksiler, alkol orani yuksek ickiler, sigaralarin hepsi, yeralti kitaplari, tarih dergileri, vitamin haplari, kahve carpintilari ve mailler eyleme dokulmeleri icin edilgene susadiklarini bir ihtilal ile gerceklestirdiler. haftayi pazartesi sabahini cuma aksamina baglayan ve cuma aksamini da pazartesi gunduzune baglayan iki gun olarak yasamak bugune kadarki bilim adamlarinin hepsine ihanet aslinda. zamaninda boyle bir dunya yokmus tabi, onlar farkina varamamis olabilir.

herseyin bir zamani var. zaman diye birsey var mi gercekten?

sevgiler ve saygilar

kac kisi annesiyle babasinin evliligine sahitlik edebilirki. ben sahit olmadim, cok sevgili medreruno resmi sahit oldu ama oradaydim. bu birliktelige sahit olmak da ondan baskasina da bu kadar yakisamazdi zaten. ucaktan izmire inince ipod'un shuffle'inda beirut farkettirdi bana hayatin bir saka oldugunu. cumartesi aksami evde yanan mangalda daha iyi anladim nereden geldigimi. valideden daha manyak, kaptan daha da asabi, en az onun kadar tekele bagista bulunma heveslisi bir mahsul cikmisti ortaya yirmi alti sene once.

hediyesini pazar ucaga dogru giderken verdik kaptanin. eee birader, bizde boyle. yersen. fotograflar da haftasonu. fotograf demisken, insanlar yaslandikca her kareyi dondurarak zamani avuclari icerisinde tutabileceklerini zannediyorlar, yine de kendilerini bu cocukca yalana inandirmalari guzel. alkolun de etkisiyle sarki soylememi istediler benden gunun anlam ve onemine dair, kiramadim ben de tabi. simdi bana kaybolan yillarimi verseler dedim, kimse anlamadi, bu mutlu geceye uymadi bu sarki dediler. bir cift goz aradim beni anlasin diye, uc cift gordum karsimda. uymustu!

asagidaki yazi da bir askin hikayesi. tam bir revolutionary road.

Küçükken annemle babamın evlenmeden önceki hallerini merak ederdim. Evlendikten sonra başkalaşım geçirdiklerine inanirdim. ikisinin de otuzlu yaşlarda oldugu dönemi hatırlıyorum da ne kadar yaşlandılar diye düşünüyördum onlar kırka dogru ilerlerken. Benim marul kıvırcıgı şaçlarım ve kepçe kulaklarım, onların kırlaşan şaçları ve yavaş yavaş harita kıvamını almaya başlayan alınlarına göre daha ciddi düşünülmesi gereken unsurlardı ama çocuktum ve benim o zaman hayata dair düşünmek gibi bir yetenegim yoktu.

Aradan zaman geçti, artık saçlar daha çabuk beyazlaşmaya ve kırışıklıklar artmaya başladı. Belli ki sıkıntı büyüktü, hayatı konuşmaya başlamıştım. Artık aklımın yettigi, dilimin döndügünce onları karşıma alıp konuşuyordum. Kelime haznem çok derin degildi o dönemler ama birkaç kelime ortak noktayı bulmamıza yetiyordu. Yine de hayat kimi zaman size sundugu imkanları kullanamadıgınız durumda daha fazla taviz vermiyor ve dikenlerinin canınızı yakmasından çekinmiyor. Bu diken batmalarına dayanamayan kahramanlarımız, daha fazla batmamak adına yollarını ayırırlar ve hikaye eş zamanlı olarak ufaklıgın büyümesi ve büyüklerin küçülmeşı ile seyretmeye başladı.

Tek bir kare anlatacagım;

Lişe’deyken üç günlügüne iştanbul’a gitmiştim, o zamanlar iştanbul’da bir hayat kuracagımı, yerleşecegimi aklımın ucundan geçirmiyordum. Sabah eve dönerken anahtarımı şıngırdatmaya başladım çünkü ben aksoy’daki evimizde babamın merdivenleri çıkarken anahtar şıngırdatmasını duyar ve ona anahtarını delige sokma şansını vermeden kapıyı açıp, boynuna sarılırdım. Bu kez roller degişmiştı. Dört senedir yaşamadıgı, benim belkide son senemi yaşadıgım o evin kapısını babam açmıştı bana. Kapının arkasından da annem çıktı. O zamanlar kolay aglardım ben ve yine koyvermiştim kendimi. Karşımdaki tabloyu tekrar yaşamak için ne diller dökmüştüm, o zamanki tek hayalim onları birleştirmekti ama yapamamıştım. Babam üçgenin hipotenüsü olup, bizi kolları arasına aldı ve tek bir cümle kurdu “herşey çok güzel olaçak evlat”. Eminimki on sene sonra bugünü düşünerek o cümleyi kurmamıştı.

Ne ruhun esrarı, ne de aşkın kudreti hayat gerçeginin önüne geçemiyor ve herkes payına düşeni günü gelince ödüyor. Hayatını aşk temeli üzerine kuran, şiddetli bir depremle yıkılan ve yıllar sonra yine aşk temeli üzerine daha saglam bir yapı inşa eden kahramanların hikayesi bu. Geriye dönüp yorulmamayı artık ögrenmiş, başını dik tutup önündeki birkaç senede birbirine eş olmayı kafasına koymuş, hayatın kendisine nanik yapıp, galibiyetlerini bir de defteri imzalayarak taçlandıran kahramanlar. Ne kahraman, ne cesur, ne güzel çocuklardık biz.

07.05.2010

19 Nisan 2010 Pazartesi

he is back!!



kaptan 8 senelik dunya turunu tamamlayip omrunun geri kalanini ulke sinirlari icerisinde gecirmek adina son adimini atiyor. onumuzdeki kisa vadede gececek konusmalar, kurulacak sofralar uzun donemli geri kazanimlari etkileyecektir. hayat kdv'sinin yol, su ve elektrik olarak geri donup donmedigini tecrube edecegiz.

calcio

cumartesi manchester derbisinin son 15 dakikasini justin'den izleyebildim, o da yetti. neville yavsagi scholes'u dudaktan operek scholes'un bunca yillik karizmasini da bitirdi.



pazar ise sampdoria-milan ve lazio-roma gibi ilk yari ikinci yari orani 1'e 30 veren iki mac izledim. fb-bjk derbisine ise hic bakmadim ama bilica ne yapmis oyle, insan degil. gerci milan'li silva ile bilica'nin hareketleri cok benziyor birbirine.

bank asya'yi akisina birakip, turkcell super ligi ignore edip, avrupa futbolunun keyfine varmak, gercekten izledigim sporun savunma sanatindan ziyade futbol oldugu gercegini hatirlatiyor bana. pazzini'nin orta-kafa-gol mottosunu hatirlatan golu, bu golun 90'da gelmesi, ranieri'nin totti ve de rossi gibi iki krali korkusuzca 45'te kenara alip vucinic'in fuzesiyle maci cevirmesine taniklik etmek futbolun keyfini surmemi sagladi.





dunya kupasi icin asmali'da evde projeksiyon keyfi yapmam gerektigi gercegini kabul etmem gerekiyor artik.

havuz problemi

bu aralar cok enteresan bir kafa yapisindayim. ayri bir kafa yapiyisinda olmam cok sasirtici degil, mevsimsellik yapimin yapisal kirilma yarattigi bir donemdeyim, ilk farkim alinmali benim ortalamada duragan hale gelmem icin. ekonometrik bir bilgidir bu, saolsun cikis kaydini alabilmek icin alti yilimi harcadigim universite bilgi dagarcigimi, bir yazimda kullanabiliyorum sonunda. neyse, kendimi bu kalip icerisine icimi dokerken gormem enteresan olan. ne yazikki bu gotu benden baska kurtaracak kimse yok. uzun uzun yazacak gunlerim olacak sessiz ve sakin.

malafa'da soyle diyordu,
doğu ile batı arasındaki fark hilal ile haç arasındaki fark kadar. hilal bombeli. haçtaysa dik açılar var. hilal altında yaşayanlar da bombeli hayatlara sahip. genişler,kurallarla ilgilenmiyorlar, zamanla ilgileri yok, çöl kumu gibi uçuşuyorlar. haçın gölgesindekilerse sert ve köşeli hayatlar yaşıyorlar. yasaları, kuralları olan, dik açılı hayatlar. hilalin altındaki insana, haçın gölgesindeki düzeneğe inanıyor. dolayısıyla hilalle yaşayanların her biri ayrı bir düzenek geliştiriyor. küçük çeteler. küçük düzenekler. haç, insana tek bir düzenek emrediyor. doğu ile batı arasındaki fark bu.

cevremdeki tum hayallerin ucundaki havuc yurtdisinda yasamak. bu konu yeni insanlarla paylasilirken her zaman emin misin sorusu ile karsilasiyorum. o an icimde hicbirsey belirmiyor, ne kadar guzel gecirmisim bunca seneyi diyorum, dudaklarimin sag koselerinin genis aciya hizalanacaklarini hissediyorum ama kendimi tutup bir saniyeligine de olsa kalbimin kapakciklarinin o hali almasini saglayip, tum kan akislarima durmalarini emrediyorum. icimin bombos olusuna taniklik ediyorum. bir nevi masturbasyon benimkisi. 26 senelik bir havuzu senede sonsuz x hizla dolduran iki musluk varken sadece kova kullanarak o havuzu bombos hale getirmek kolay olmadi. iscilik bedeli yuksek bu eylemde. limit sonsuza giderken, ben kendime döndüm!

yine sapiyor konular. o kadar uzun zamandir yazmiyorumki, tum israrlarinin sonunda annesinden sokaga cikma iznini kopartabilmis bir veletin sokakta gecirdigi o iki saatte tum dizlerini yara bere icerisinde birakana kadar kostugu, topa vurdugu, celme caktigi ve sonunda kan ter icerisinde utana sikila zile bastigi gibi son noktayi koydugumda kapatacagim bu aksam lap top'u.

yazinin ozu,
sartlari kendi lehimde kullanmam lazim ve zafere giderken her yol mubahtir. bir hac'in sinirlarinda yasayamiyorsam bana bicilen hilali hac'a cevirmek icin elimden gelen herseyi yapiyorum, yapacagim. sadece bu.

18 Nisan 2010 Pazar

gecmis zaman olurki



son uc haftaya giriyoruz. bugun alinan gaziantep belediye beraberligiyle altinci siradayiz. kesin playoff'tayiz diyemiyorum, bekleyip gorecegiz. asagidaki hikaye de 36 sene oncesinden bir kupa finalinden. kaptan o zaman 12 yasinda. o zamanlar altay'i gururlu, serefli insanlar yonetiyormus.

YIL 1964...

Altay’ın Büyük Altay olduğu seneler.
Ligde rakiplerini hallaç pamuğu gibi atan siyah-beyazlı ekip, Türkiye Kupası’nda da fırtına gibi esmektedir.
Önce Ülküspor’u, ardından Gençlerbirliğini silkeler. Çeyrek finalde Beykoz’u eledikten sonra yarı finalde Beşiktaş’ı devirip, adını finale yazdırır.
Finaldeki rakibi Galatasaray’dır.
21 Haziran’da Alsancak Stadı’nda oynanan ilk maç 0-0 biter.
Hesap 28 Haziran’daki rövanşa kalır.
O sezon ligde Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın çok gerisinde kalan Galatasaray, kupayı müzesine götürmeye kararlıdır.
Ordu Milli Takımı ile 28 Haziran’da Doğu Almanya’ya karşı forma giyecek üç önemli futbolcusu Talat, Uğur ve Ayhan’ı Altay’a karşı oynatabilmek için rövanş maçını 29 Haziran Pazartesi gününe aldırır.
Ancak ertelemeye Altay’ın tepkisi sert olur.
O günlerde henüz 38 yaşında gencecik bir Lejyon gazisi olan Başkan Rıdvan Burteçin, 60 ihtilalinin kadroları tarafından Federasyon Başkanı yapılan Kurmay Albay Muhterem Özyurt’a rest çeker:
“Ya bu maç pazar günü oynanır, ya da biz sahaya çıkmayız...”
İnanmaz kimse...
Öyle ya, kolay mı kupayı elinin tersiyle itmek.
Kolay mı federasyona posta koymak.
Maç günü gelir çatar.
Mithatpaşa Stadı mahşer yeri gibidir.
Önce Galatasaray çıkar tünelden. Ardından yardımcıları Veli Necdet Arığ ve Sabahattin Ladikli’yle birlikte Romen hakem Nicolae Mihailescu sahadaki yerini alır.
Ama Altay takımı ortalarda yoktur.
15 dakika bekleyen Mihailescu, Galatasaray’ı kupa şampiyonu ilan eden düdüğü çalarken, Rıdvan Burteçin İzmir’de şu tarihi açıklamayı yapmaktadır:

“Kupayı kaybettik ama sporda ahlak mücadelesinin meşalesini yaktık. Onu söndürmemeye çalışacağız...”