16 Mart 2009 Pazartesi

yalnızlıklar

ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda,
ellerim dokunduklarımdan.
dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda



kimi zaman iç kanamalı bir şilep gibi
rakıya demirler yüreklerini..

H.A.T

13 Mart 2009 Cuma

dead man walking

bir gece de iki entry. ustelik dogaclama.
tarihe geciyoruz.
bu da ucuncu olsun, yukarisi selam dursun.

the teenage queen



the teenage queen, the loaded gun
the drop dead dream, the Chosen One
a southern drawl, a world unseen
a city wall and a trampoline
i don't mind, if you don't mind
cause i don't shine if you don't shine
before you jump,
tell me what you find when you read my mind

bin huzunlu haz

once film hakkindaki klibi izledim. sarkisina hayran kaldim. o aralar arastirmaya basladim, kitaplarini aldim, gecenin en sikici anlarina karsi onun sayfalariyla ayik kaldim. kitabinin filme aktarilisini hayranlikla izledim. filmin sonundaki gercege ulasinca icim dugumlendi, salondaki herkes gibi ben de kalakaldim ve ayri bir tatta sarkiyi dinledim. yillarca beynimin neresinde hukum surup, kok saldiginin farkina varamadigim hislerimi, kafamda kurulan cumlecikleri bir kitap haline getirmis, o kitap da birileri tarafindan beyaz perdeye aktarilmisti. o kitabi ben yazmaliydim dedim, hayatta ilk kez bir varolusa kiskanclik besleyerek.



pazar gunu yurumekten yorulup d&r'da soluklanirken, roll'un arka kapaginda bir kez daha karsilastik.

kimi zaman sehrin karmasinda bogulur gibi oluyor bu ses, diye aciklamaya calistim ona; bir yerlere takilip kalir, bir seylerin altinda ezilir, iyice kisilir, hatta busbutun kaybolur gibi oluyor ama, ben isitiyorum...

ruzgar gibi mi, dedi.

ruzgar gibi, dedim.

basini sol omzuma yatirip egri egri bakti; bu ses senin icinden geliyor olmasin?

hayir, dedim.

H.A.T

11 Mart 2009 Çarşamba

Swallowed in the Sea

yazdigim bazi postlari cok seviyorum. uzerine bir post daha yazasim gelmiyor. son postum da onlardan biriydi ama bu blogu gun asiri takip eden onlarca insani gorunce, yeni post yazmayarak onlarca tekil kullaniciyi yuz ustu birakmis hissediyorum kendimi, garip bir sucluluk beliriyor icimde.
onlara taktik bu aralar.

yine de bu hayati baskasi icin yasamiyorum. kendi kafama gore yazdigim, yazdiklarimin bazilarini post ettigim bir cati altinda panzehir ariyorum hayata dair.

aklimda bugunlerin en guzel sarkisi. su anda itunes'a eklememe uc gun olmasina ragmen kirk dokuzuncu kez caliyorum. sarkiyi tabiki cok onceden biliyorum.



and i could write a book
the one they'll say that shook
the world, and then it took
it took it back from me
oh what good is it to live
with nothing left to give
forget but not forgive
not loving all you see

8 Mart 2009 Pazar

stuck on rewind



haftasonu ne yaptin sorusunun cevabi yurudum.
yurudum, dusundum, cok derin dusunurken kaldirima takildim. ipod'da istemedigim sarki calinca sinirlendim. yurumekten mi yoksa dusunmekten mi bilmiyorum, yoruldugum anlarda soluklanmak icin bir sigara yakip kara bulutlar arasindan rengini gosterip de sicakligini vermeyen gunese saydirdim. cogu zaman disaridan ne kadar anlamsiz gozukdugumu dusundum yanimdan gecenlere roller oturturken. sevgilisiyle bulusma telasindakiler, yapili saclar, gecenin arifesinde demlenenler, kafasi rahat balikcilar, kopegiyle dunyanin en tatli tablosunu olusturanlar, ben ise ipod'umla yasadigim ensest iliskimi halka acik mekanlarda sergilemekten bir kez daha cekinmiyordum.

rutin hayattan boylesine kacamaklar yapmak, beynin ordugu orumcek agini eritebiliyor. ince yagan yagmurun altinda islanirken, trafik silsilesine kurban giden aslanlarin arasindan fuleli adimlarla yol bulmak keyifli. her hafta kendime boyle iki saat ayirsam, uc ayda bir gun benim demektir. koskoca doksan gunun sadece biri benim. kalan seksen dokuz gun, o tek gun icin nefes aliyor, calisiyor, para kazaniyor ve guluyorum.



o kapidan iceri girdim istemesemde. insan dusuncelerle dolu paralel evrenlerde gezince, gecmis sandiginin kilidini de acma firsati buluyor. sandiktan balans ve manevra'nin soundtrack'i cikti. aklima da birkac cumle dustu.

.....
hayat herkesin anladigi kadar
dogrusu da yok
olmasi gereken olur
yiyeceksin iceceksin
kendine oh afiyet olsun diyeceksin
hepimize afiyet olsun
.....

bizimkiler el kadar insanlardi ve nukleer bir sevdayla birbirlerine bagliydilar. kucuk bedenleri bu askin yarattigi carpismanin siddetini kaldiramayinca ruhlari hasar gordu. bizler ise bu garip hikayenin ikinci kusak kahramanlariyiz. kanimizdaki deliligin, icimizdeki zindanda yemini bekleyen canavarin yapabileceklerini ve deterjan reklamlarinda bile gozlerimizin dolmasini burada aramali.

5 Mart 2009 Perşembe

oyver.org

son derecede başarılı bir çalışma.
emeği geçenlerin, duyarsız bir toplumu uyandırmaya çalışanların, rakı masasında dünyayı kurtarmak yetmez icraat yapmak lazım diyenlerin, gidişattan mutsuz, bu projeye emeğini sarf eden tüm genç beyinlerin ellerine, akıllarına sağlık.

şahsi yorumuma gelince.
elde avuçta kalmış 3-4 medeniyetle donanmış şehirlerden biri olan kendi sehrimde, semtimde, mahallemde bile doğal seleksiyonu yaşamaya başlamış, gördüğüm laiklik dışı teşebbüslerde dehşete düşmüş biri olarak oy verelim diyorum. deveyi gütmekle, diyardan gitmek arasında kalınan bu yıllarda madem kalıyorsak dünyamızı istediğimiz gibi şekillendirme hakkımızı kullanalım. ananı da al git diyenlere, sandığa dedemizi, sevgilimizi, düşüncelerimizi götürerek cevap verelim.




3 Mart 2009 Salı

song to say goodbye

hosgeldin diyemedik adam gibi ama vedani hakkiyla yaptigimiza inaniyorum. gozyasi olmadan, icten tebessumlerle, en samimi dileklerle, en dogru zamanda en dogru yerde gorusuruz temennileriyle. merdivenler yillar once hayatima girmisti ama seninle playlistlerinle ayri bir kademeye yukseldi. - the hardest part -

hayat, hayal ettigin gibi olsun dostum.

1 Mart 2009 Pazar

bolu beyleri

takimin destege ihtiyaci olan gunlerde telefondan mac takip edeceksek en anlami var altayliligin. istanbul cehenneminden bir gunlugune de olsa kacamak yapmak fikri ise cabasi. alp dev katalizor. araba, ipod derken bir pazar sabahi calabilecek en keyifli 7:15 alarmi ile yola koyulmak icin mezardan kalktik.

hava gunesli, filtre kahveleri cakip yola koyulduk. laf lafi aciyor, kahvalti icin ana yuregiyle acilmis bizi bekleyen gozlemeleri ariyorduk. keyifli bir kahvaltinin ardindan istanbul-bolu arasi oryantasyonumuz devam etti. beyazlara boyanmis agaclar kapanan havadan dolayi bizden ozur diliyor, agaclarda donmus sarkitlar onumuzde egilircesine bizi bolu'ya buyur ediyordu.



kardesim her stadyumun cevresinde en az bir tane birhane vardir tezim de bolu ile birlikte curudu ve ingiliz aksanimi yakalayamadan stada girmek zorunda kaldir. izmir'den gelen uc otobus ile selamlasip makaraya ortak olduk. artik moda girmenin vakti gelmisti.

sikici ilk yari, kalecinin erdi'nin sutunu koseden cikarmasiyla son buluyor, bu mu lan 5'te 5 yapan bolu diye ikinci yariya umut dolu baslamamizi sagliyordu.
G-E-L-I-Y-O-R-U-Z.
oysaki mac oncesi icimde bir sikinti vardi. oyuncular haftaici paralarini alamadigi icin mutsuzdu ve isinma sirasinda bunu anlamamak icin bu takimi ilk kez izliyor olmak gerekirdi. takimda yasin olunca acaba maci sabote ederler mi diye aklimda tilkiler dolasmadi da degil. ikinci yari ardi ardina gelen ataklarimiz, verilmeyen gol, direkten donen toplar, bos kaleye kacan gollerle birlikte sona erdi. elimize ne gecti mona lisa'nin killi tarafi. yine de deplasmanlarda kara maruz kaldigi gun sayisi izmirde gordugunden daha fazla olan taraftar ikinci yari karin uzerimize yagmasiyla birlikte takimi ateslemek icin elinden geleni yapti. tribunun takima destek oldugunu gormek son zamanlarda beni sevindiriyor. tahir hoca isa'nin yerine mehmet sedef'i daha erken alsa ve thiago yerine burak'i ikinci yarinin basinda oyuna alsa bu maci rahat alirdik diyorum. luca toni can boylesine hirsli oynadigini gorunce de sasirmadan edemedim.

donus yolculugundaki tek sikintimiz mangali nerede yakacagimiz uzerineydi. bu tip yol ustu yerlerde ya da kemiklesmis alanlarda her zaman meshur olandan daha iyi, panzer bir yer bulunur. biz de isamil'in yeri yerine cafer usta'ya giderek bu tezi bir teoriye donusturmek icin bir adim daha atmis olduk.

ilk gazi aldik, bundan sonraki program yuregimizin goturdugu yere.
alp tahmin edersinki ipod'un aziziligine ugramasaydik ilk calacagim sarki buydu.
fotolar haftaici.

.....
so much has come before those battles lost and won
this life is shining more forever in the sun
now let us check our heads
and let us check the surf

cikarttim astim portmantoya


yirmibes yildir bu bedeni ve icindeki kalp ile beyni tasidigimdan dolayi cok iyi bilirimki, kendi kendime verdigim sozleri cogu zaman kucuk gazlar sonucunda verilmemis gibi yasamisimdir. az once hademle yaptigim telefon konusmasi ve onun bloguna goz atmamdan oturu duvara bir cizik daha atiyorum ve dun gece basarisizlikla sonuclanan yaziyi post ediyorum. asagidaki link de onun son post'u. yasa varol!!

http://medreruno.blogspot.com/2009/02/on-road.html



iki haftadir, yok daha fazla, yaklasik bir aydir ertesi sabah erken kalkmak icin uykuya daliyorum. uyanmak konusundaki beceriksizligimi sonuna kadar kabullenmis durumdayim.

su an adini hatirlayamadigim bir kitapta "para baston gibidir, dik durmani saglar" cumlesinin altini cizmistim. cok belli ki o cumleyi okurken alkollu degildim. halbuki bizim icin para, okuyanlara cok klise gelebilir belki ama amactan ziyade arac olmustur. aracin sozlukteki anlami bir isi yapmakta ya da sonuclandirmakta yararlanilan bir nesne. dolayisiyla hayatin icerisindeki anlami da gece yastiga basini koyana kadar dunya ile bagini saglayan bir kagit parcasidir bizim icin. bu ana kadar cok guzel ya da anlamli hersey.

hayat, kitalararasi suren alti yillik bir yolculugun sonunda sarilip goz yasi dokebilmektir. iki buyuk rakiyi dort kisi paylasirken, tavadaki istavrit yanmasin diye dun aksam bir cesme masasinda hayali kurulan rokayi, kuzu kulagini masada birakip, ters cevirebilmektir. bornova sokagindaki dort metrekarelik bir meyhanede raki yudumlarken penc-u se yerine penc-i caar oynarken cankusla makara yapmaktir. ankaradan gelen bir surpriz ile dogum gununde karsilasmak, dogum gununde "altay yirtar, genc altay parcalar" pastasini uflemektir. falan filan fulan, ne oluyor ulan. turlu ahval ve seraitler icerisinde aklimiza dusen bu kareler daha devrik cumleler halinde klavyeye de dokulebilir ve sizler bunu okuyabilirsiniz ama ne gerek var ki.

aslinda hayat benim gozumde into the wild'in her karesine hakkini veren emile hirsch kadar olumculdu, oysaki hayat filmin sonundaki tek packshot'ta olayi ozetledigi kadar gercek. belki de mutluluk sadece paylasildikca hissedilen bir duygu.

ne hepimizin ozendigi bu ozgurlukcu filmler, devrimci basyapitlar ne de benim sacma sapan hatiralarim. hicbiri hayattan vazgecilesi kriterler olmayabilir ama icimizdeki kahrolasi kahraman ister istemez soyunuveriyor. aslinda hersey o kadar basitki, o kadar basitki. yeterki ruhumuzu kapinin arkasindaki portmantoya asip, benligimizi terkedebilelim.